20 Şubat 2012 Pazartesi

Hayallerimizden başka neyimiz var ki?

Hayaller insanı ayakta tutan manevi güçtür. Gerçekleştirmek için çırpındığın, gerçekleştirdikten sonra da '' bu muydu?'' dediğin o hayallerden bahsediyorum işte.
 Üstelik hayaller insanın sığınacağı bir liman görevi görür bazen. En üzgün olduğun anlarda aklına gelir birden. Ne için yaşadığını hatırlar sana. Ayağa kalkman için sana elini uzatır hayallerin..
  Şimdi hayal etmeye çalış. Hayal etmenin huzur verici etkisi hissedeceksin. Mesela, çok başarılı bir şarkıcı olmuşsun. Bir konserde şarkıların herkesin dilinde pelesenk olmuş. Hep birlikte söylüyorsunuz. Spot ışıklarını gözünü almasına rağmen şarkı söylemeye devam ediyorsun. Unuttuğun şarkı sözlerini dinleyicilere söylettiriyorsun. İmza günlerinde hiç olmadığın kadar imza atıyorsun albüm kapaklarına. Gazetelerde fotoğrafını görüyorsun sonra. Öyle mutlusun ki..
    Bir dansçı olduğunu düşün. Canlı yayında herkesin gözünün önünde hareketli bir şarkıyla dans ettiğini düşün. Enerjinin tavan yaptığını ve dünyanın en mutlu insanı senmişsin gibi düşün. Şarkı seni kendinden geçirecek kadar neşeyle çalıyor. Dansın bittiğinde seyirciden gelen alkış sesleri gururunu okşuyor..
    Sevdiğin insanı hayal et. En son sana ne zaman gülmüştü? O anı hala dün gibi hatırlıyorsun biliyorum. Sonra sana sarıldığını düşün. Gözlerinin içine baktığını ve seni çok özlediğini söylediğini düşün. Birlikte güldüğünüz bir olayı hatırla. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu dimi? İşte hayal kurmanın en güzel yanı da bu. İnsanı mutlu eden bir yanı var.
    Çocukluk arkadaşını yoldan geçerken gördüğünü hayal et mesela. Göz göze geldiğiniz o ilk anında ne kadar mutlu olduğunu hatırla. Eski günlerden konuşurken ne kadar mutlusunuz öyle.   Geçmişte yaşadığınız acı tatlı anların senin için ne kadar anlamlı olduğunu düşün. Çocukluğunda oynadığınız oyunlardaki mutluluğu düşün. Ne güzel günlerdi dimi?
    Üniversiteyi kazandığın o anı düşün. Annenin sana gururla sarıldığı anı hayal et mesela. Sonra birbirinden sağlam arkadaşların olacağını düşün. Okul kampüsünün önündeki uzandığın çimenlerden gökyüzüne baktığını düşünsene bi. Oradan bakınca gökyüzü ne güzel görünürdü kim bilir..
    Katıldığın bir kareoke partisinde sahneye çıkıp şarkı söylediğini hayal et. Herkesin gözlerinin önünde gözlerini kapatıp şarkıyı hissettiğini hayal et. Tüm umursamazlığınla sahnede hoplayıp zıpladığını hayal et. Ya da bir barda içkinin dibine vurduğunu sahneye çıkıp hareketli şarkı eşliğinde klip çekiyormuşçasına dans ettiğini düşün.
   Dışarıdan gelen yağmur sesini hayal et. Battaniyenin altında kahvenle birlikte film izlediğini düşün. Yanında sevdiğin insanla film izlemek ne de güzel öyle. Pencereden yağmurun yağışını izlediğini hayal et mesela. Yağmurun huzur verici yanını hissedebiliyorsun dimi?
   Çok ünlü bir manken olduğunu, podyumda büyük bir mutlulukla yürüdüğünü düşün. Karşındaki kameralara gülümsediğini hayal et. Fondaki şarkı eşliğinde hafiften dans ettiğini düşün. Ya da dergi kapaklarında boy boy fotoğraflarının olduğunu hayal et. İç çekişini duyar gibiyim..
   Bir tiyatro oyuncusu olduğunu düşün. Herkesin önünde başrol oynadığını hayal et. Romeo ve Juliet'i oynadığını düşün mesela. Kuliste ''Heyecandan kalbim ağzımdan çıkacak neredeyse'' dediğini düşün mesela. Oyun bittiğinde salonda kopan alkışı hayal et. Alkışlanmak ne güzel bir şeymiş meğer. Ne de mutlu oluyormuşsun sen öyle. 
   Sana sürpriz doğum günü partisi yapıldığını düşün. Bir şey anlamaman için hatırlamama numarasını yaptıklarını, üzülünce oyuna son verip iyi ki doğdun seslerini duyduğunu düşün. Arkadaşlarının sana sarıldığını ve iyi ki varsın dediklerini hayal et. 
   Sahilde hiç yorulmadan seninle birlikte yürüyen birini düşün ya da üşüdüğünde sana sıkıca sarılan birini. Sıcaklığını hissedebiliyorsun dimi? Hayal etmenin böyle bir gücü var işte. İnsanı düşünce gücüyle mutlu edebiliyor.
   Çocuğunun sana ilk seslenişini hayal et mesela. Ya da  Onu kucağına ilk aldığında hissedeceğin huzuru hayal et. Düşüncesi bile seni mutlu ediyor baksana. Sevdiğin insanın sana yatakta kahvaltı hazırladığını düşün. Öperek uyandırdığını hayal et mesela. Ya da uyurken onu izlemeyi hayal et. Nefes alış verişini hissedebiliyorsun dimi?
   Arkadaşlarınla birlikte pikniğe gittiğini düşün mesela. Birlikte mangal partisi verdiğinizi, yapılan sucuk ekmeği büyük bir iştahla yediğini düşün. Ya da bir kumsalda güneşlendiğini düşün. Güneşin o huzur veren yanını, deniz kokusunu, güneş kreminin rahatlatıcı etkisini düşün. Dalgaların sesinin sana ne kadar iyi geldiğini düşün. Tek ihtiyacın bu sanırım; Huzur. Biraz da sevgi olsa ne iyi olurdu.
   Hayaller böyledir işte. İnsanı hayata bağlayan bir yanı var. Hayallerimiz sahip olduğum en masum şeylerdir. Bizim ikinci dünyamız gibidir. Bize huzur ve mutluluk veren yegane mabetimizdir. Hayallerinin solması olayı ise bambaşka bir şey. Mutsuzluğun ilk evresidir hayal kırıklığı. Hayal kırıklığına uğramış biri eskisi gibi olamaz karşısındaki insana karşı. Bir insanı gerçekten ne hayal kırıklığına uğratır biliyor musun? Gerçekleştirmek için çırpındığı hayallerini başkalarının bakkaldan ekmek almaya gidiyormuşçasına kolay gerçekleştirmesi. Hem de hiç hak etmeden..
Bu da şarkımız olsun
Hayallerin sana mutluluk getirir umarım..
Kendine iyi davran..

17 Şubat 2012 Cuma

Acım mı? Geçmedi, alıştım sadece..

 Zamanın bu kadar çabuk geçmesine hala alışamadım. Gözümü kapatıp açtığımda bir bakmışım sabah olmuş. Sabahın o soğuk ayazı içime işlerken gözlerim boşluğa bakıyor her seferinde.
  Gözümün önünden otobüsler, sıra sıra ağaçlar geçiyor. Kulağımda en sevdiğim şarkı çalıyor. Uyku dolu gözlerle insanların yüzlerine bakıyorum. Sabahları insanların o donuk surat ifadeleri hiç değişmiyor.
  Sonra sınıfın kapısından giriyorum. Soğuk sıralar karşılıyor beni. Montumu asıp kalorifer peteğine kene gibi yapışıyorum. Sonra insanlar geliyor tek tek. Sıra arkadaşım Tuğba sevgilisiyle kavga ettiği için suratı asık geldi yine. Sömestr tatilinden sonra bana o kadar içten sarılmıştı ki dünyanın en mutlu insanı gibi hissetmiştim kendimi.
  Sonra erkekler geliyor sırayla. Kuru bir günaydın çıkıyor ağızlarından. Kendi aralarında tek tek selamlaşıyorlar. Bir tek benimle selamlaşmıyorlar. Her sabah o anı yaşamak öyle kötü ki, bazen sırf bu yüzden kendimden nefret ediyorum. Neden böyle şeyler beni buluyor ki, neden bu dışlanmışlık yapışmış üzerime? 
  Onların öyle selamlaştığını görünce içim acıyor. ''Boşver mert, nasılsa geçici arkadaş bunlar. Sen daha iyi arkadaşlara sahip olacaksın seneye. Üzülme'' diye fısıldıyor içimdeki ses. Eğitim hayatım boyunca adam akıllı arkadaşlarım olmadı zaten. Öyle herkes tarafından sevilen biri olmak istemedim. Sadece değerli olduğumu hissetmek istedim. 
  Sonra Tansu, Cansu ve Diyar geliyor. 3 tane birbirinden temiz kalpli insan. Yürekleri sevgiyle dolu insanlar şefkatle sarılıyorlar bana. Gerçek arkadaşlığın ne demek olduğunu öğrettiler bana. Üçü de birbirinden zıt insanlar ama dostlar. Arkadaş çevreleri çok geniş. Lise yıllarında çok sağlam arkadaşlıklar kurmuşlar. Benim neyim var peki? 3-5 tane arkadaşım. Hepsi bu kadar. Sorun bende galiba. Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor.
   Ders başladıktan bir süre sonra Aslı giriyor sınıfa. Yine aynı donuk surat ifadesiyle bana bakıyor. 2 aydır konuşmuyoruz. Ev yemeği yiyeceğimiz gün söz verdiği halde sınıfta başkalarıyla yemek yiyeceğini söyledi bana. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Bu kadar büyütmenin elbette bir manası yok ama öyle bir şey yapması beni üzdü. 
   O günden önce de mesajlaşmıştık hatta. Mesajlaşırken söyleseydi hani haber verseydi en azından. Söz verdiği halde gelmemesine kızdım ben. Başkalarıyla yemek yemesine değil. Montumu aldığım gibi çıkmıştım. Restauranta gittiğimde arka fonda Gökselin Acıyor şarkısı çalıyordu. İçimdekileri en iyi anlatan şarkı buydu sanırım.
   O günden sonra bir daha konuşmadık. Konuşmayalı 2 ay oldu. Ne zaman gönlümü alacak bilmiyorum. Bu yediğim kaçıncı kazık orasını hiç bilmiyorum blog. Yaptığım sana belki çocukça gelebilir. Tamam, çocukluk yaptım ama bu kadar uzatmasının ne anlamı var? Bir kusura bakma demek bu kadar mı zor onun için. 
  Benim suçum olduğu kadar onun da suçu var bu olayda. Gönlümü alabilirdi. Gülümseyebilirdi mesela. '' Lütfen böyle yapma üzülüyorum bak'' deseydi belki sinirli tavrım değişirdi. Hala değişmedi. Ne zaman gönlümü alacak bilmiyorum. İnsanlardan bir şey beklemek çok saçma. 
   Onun için önemli olsaydım böyle yapmazdı. Demek ki beni yeterince önemsemiyormuş. Teneffüslerde pencereden gökyüzüne bakıyorum. Bulutlara bakıp moral bulmaya çalışıyorum. Konuşacak kimse yok. Derdimi anlatabileceğim. Sarılıp ağlayabileceğim. Bazı insanlar çok şanslı bu yüzden. Ağlamak istediklerinde yanında sarılacakları biri var, benim yok işte. 
   Dersler bitiyor, yemek yiyoruz hep beraber, kütüphanede soru çözüyoruz. Stajer hocasıyla konuşuyorum gülerek. Adı Serra. Ona bakınca çok mutlu oluyorum lan. Her gün konuşmadan edemiyorum. Böyle aptal gibi görünüyorum bazen ama hayranlık benimkisi. Tatlı bir hayranlık hem de. 
   Derken gün bitiyor. Üzerime hafif bir mutsuzluk çöküyor. Yoldayken kısa süreli hafızamı kaybediyorum. Kimim ben? Ne yapıyorum, bu insanlar kim? Nereye gidiyorum ben böyle? diye sorular sorup duruyorum. Düşüncelerimi kontrol edemiyorum. İçimdeki ses durmadan bır bır konuşuyor. Susturamıyorum. Her seferinde haklı çıkıyor köftehor. Kulağımda en sevdiği şarkı çalıyor. Karlı yollardan geçiyorum. Buz tutmuş yollarda düşmemek için daha sağlam basıyorum. Sokak lambası bile yanmıyor. Sokak çok ıssız. Etrafa yalnızlık kokusu sinmiş.
  Kapıyı annem açıyor. Babamın asık suratı hala aynı. Yemek yeyip test çözmeye devam ediyorum kahve eşliğinde. Yalnızsan kahve ikinci bir arkadaş oluyor adeta. Sonra buketle konuşuyorum. Ve uyuyorum. Uyumadan önce düşünceler beni esir alıyor. 
  Yaşadığım güzel şeyleri düşünüp mutlu oluyorum. Sonra kötü bir anım bütün mutluluğumu elimden alıyor. Bazı geceler gözüme uyku girmiyor. Duvara sayıklıyorum mutsuzluğumu. Gözümü sımsıkı kapatıp '' Rüyamda onu göreyim, bir kerecik olsun sarılsın bana lütfen allahım'' dileğimi diliyorum. Sarılınca bütün üzüntüm geçiyor çünkü. Sarılınca dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. Sonrası dipsiz bir karanlık. Ve ertesi gün yine aynı şeyleri yaşarken buluyorum kendimi.
   Deneme sınavında birinci olmama bile sevinemiyorum. Yarı şaşkın yarı mutlu bir tavırla geçiştiriyorum olayı. Sevinemiyorum artık bir şeylere. Birisi gülmemi çaldı sanki. Göğüs kafesimin tam ortasına yerleşen bir acı var ve giderek acının derinliği artıyor sanki. Hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında seçim hakkı tanırmış. Ben duygusuz olmayı seçtim hepsi bu.  Acım mı? Geçmedi, alıştım sadece.. 
Bu da şarkımız olsun..

10 Şubat 2012 Cuma

Misafir Sendromu..

Hayatta misafir sendromu diye bir şey var bence. Bu sendrom insanı köşeye sıkıştıran cinsten. Sevmediğim insanların evime gelmesine tahammül edemiyorum.
  Sevdiğim insanları ağırlamaya bayılırım mesela. Yakın arkadaşlarımın evime gelmesi beni hep mutlu etmiştir. Özge mesela, mahalle arkadaşım. Misafir olarak geldiğinde çok mutlu oluyorum. Kendimi o an çok şanslı hissediyorum. Yanımda olması bana huzur vermiştir her zaman.
  Benim sevmediğim insanlar annem ve babamın sevdiği insanlar oluyor genelde. Eminim senin de sevmediğin insanlar evine misafir olarak gelmiştir. Ben misafir sendromundan bahsetmek istiyorum sana. Öncelikle misafir sendromunun aşamaları var. 
1) Tehlike çanlarını duymak; Bütün gün o kadar çok yorulmuşsundur ki eve gittiğinde tek istediğin battaniyeni alıp kahveyle birlikte televizyon izlemek olur. Uykusuzluk zaten çökmüş üstüne. Battaniyenin verdiği sıcaklık mayıştırıyor hafiften seni. Ve birden zil sesini duyarsın. O da ne? Uzaktan Akrabaların gelmiş. Hem de çocuklu. Çifte bela demektir bu.
Zil sesini duyduğun an toparlanmaya başlarsın hemen.
2) Etrafı toplamak; Zil sesini duyar duymaz bir paniğe kapılırsın. Ne yapacağını bilemezsin. Elin ayağın birbirine dolaşır. ''Acaba evde yokmuş gibi mi davransam'' dersin içinden ama nafile. Odanın ışıkları yanıyor. Battaniyeyi ışık hızıyla toplayıp, masanın üstündeki kahve fincanını doğruca mutfağa taşırsın. Nerden çıktı lan bu misafirler akşamın ortasında sorusunu sormadan da edemezsin.
3) Odadan çıkmama durumu; Ve misafir içeri alınır. Anne ve baba misafirleri yapmacık bir gülümsemeyle karşılarken sen odana saklama kararı alırsın. Odanın kapısını kapatır ve yokmuş gibi davranırsın. Bir süre sonra acıktığını fark edersin. Hay aksi! Odada yiyecek hiçbir şey yoktur. Karnın acıktığı için salona gitsem mi gitmesem mi ikileminde kalırsın. Evin annesi çocuğun bu davranışından rahatsız olmuştur. Misafirlerin yanında '' Yavrum, Gel misafirlere hoşgeldiniz de hadi'' sözünü söyler. Bu söz senin sinirlerini bozar tabi. İçinden lanetler okursun bir süre. Ee mecburen odanın kapısını açarsın.
4) Misafirleri karşılama; Eve gelen misafir şöyle bir süzer seni. Sen telaşlısındır. Öpsem mi yoksa uzaktan mı selamlaşsam sorusunu sorarsın içinden. El öpme ihtimalini düşünürsün. Baban kızar belki diye el öpmeyi ihmal etmezsin. Odanın kapısını açmanla içeriye misafir çocuğu dalar. Çocuk senin odanı incelemeye başlar inceden inceden.  Yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirsin ve uzaktan ''Hoşgeldiniz'' dersin z harfini uzatarak.  
5) Sorgulama; Bu evrede kadın misafir seni sorguya tutar. '' Okuyor musun sen çocuğum, dersler nasıl bakim, sınavların nasıl gidiyor?'' gibi çeşitli sorular sorar. Bu durum canını sıkar. Sorulara üstü kapalı cevap verirsin.
6) Misafir çocuğu; Bu evrede misafir çocuğu bilgisayarda oyun oynamak ister. Annenin ''Oğlum gel buraya, bak misafiriz burda'' demesine rağmen çocuk inatla bilgisayar oynamak ister. ''Banane yiaa oyun oynicam işte'' diye söylenir durur çocuk. Bu durumdan rahatsındır. Babandan '' Yavrum biraz da sırayı misafire ver o oynasın hadi.'' sözünü duyar duymaz sinirlenirsin. Bağırıp çağırmak istersin ama susarsın. Misafir çocuğunu şakalaşma bahanesiyle gizlice dövmeye çalışırsın. Hıncını böyle almak istersin. Misafir çocuğu  bebek giydirme, dövüş oyunu oynarken, sen bu manzarayı sinirle izlersin. Çocuğun kafasını monitöre defalarca vurmak istersin.
7) Yemek yeme evresi; Evin annesi misafirlere mahcup olmamak için bildiği bütün yemekleri yapar. Misafirler sayesinde mideler bayram edecektir. En sevdiği yemekleri gördüğün an gözlerin fal taşı gibi açılır. Hepsini yemek istersin ama misafirlere ayıp olmasın diye tabağına azıcık koyarsın yemeği. Sofradan yarı aç yarı tok kalkarsın.
8) Ders çalışmama; Bilgisayarını elinden alan misafir çocuğuna duyduğu öfkeyi dindirmek için ders çalışmaya yönelirsin. ''Birkaç soru çözmek belki iyi gelir'' dersin ama nafile, aklın bilgisayarındadır. Bilgisayarını düşünmekten okuduğun paragraftan bir şey anlamazsın. Ders çalışma isteğin söner böylece.
9) Misafirleri yolcu etme; İşkence bitmek üzeredir. Misafirleri kapıda yolcu etmek için aile bireyleri kapıya sırayla dizilir. Sarılmalar olacağı için olabildiğince cool olmaya çalışırsın. Misafirlere el salladıktan sonra kapıyı kapatır aile. Ve derin bir ''Oh be'' dersin.
   Misafir Sendromu birçok evde yaşanılıyor. Evin çocukları bu sendromu yaşamaktan oldukça rahatsız bence. Bu sendromu aşmak zor sanki. İşin en güzel tarafı yenilen yemekler olsa gerek. Altın gününde bu durum daha caziptir. Altın gününde patlayana kadar yemek yiyebilirsin ama misafirlikte dikkatli olmalısın. Ben de misafir sendromu yaşayanlardanım. 
    Arkadaşlarım gelse amenna, başımın üstünde yeri var ama akrabaların gelmesinden nefret ediyorum ya. Lamba cini gibi ortalıkta beliriyorlar hemen. Misafir geldiğinde onlara gözükmemek için odana saklanıyorsan sen eşittir ben demektir..
Bu da şarkımız olsun
Kendine iyi davran..

1 Şubat 2012 Çarşamba

Benim babam Toyota gibi adam değil..

   Tembellik bana yaramıyor arkadaş. 2 haftadır evdeyim şöyle düzenli yazı dizileri yazmadım. Yazacağım çok konu var aslında ama zamanım yok. Gören de dünyayı kurtarıyorum sanacak. Yok lan gün boyu yatmaktan bloga yazı yazmaya vakit kalmıyor.
   Kar tatilinden nefret ediyorum. Gerçi iyi tarafları var fazlasıyla ama kötü taraflarını yaşamak canımı sıkıyor. İyi tarafı; sabahın köründe uyanmamak, Kar topu oynamak, pencereden dışarıdan yağan karı izlemek. Kötü tarafı; Durmadan üşümek, yolların buz tutması, buna bağlı olarak gezmeye gidememek, evde hapis hayatı yaşamak. Ben iyi taraflarından çok kötü taraflarına denk geliyorum nedense.
   Çıkayım bir güzel arkadaşlarımla gezeyim diyorum ama yok abicim, kar yolu tıkamış.  Hapis hayatı yaşıyorum resmen evde. Kar topu oynayacağım kimse de yok. Annemle geçen sene oynadım kadın çöp poşetini yırttı kayarak. Bütün tatilim evde geçti ya şaka gibi. Geçirdiğim en berbat tatil diye buna derim ben. Zaten bu tatil benim için hiç iyi geçmiyor. Mutsuzluk üzerime sinmiş sanki. Tatilde adam gibi mutlu olamadım. Anca Nescafe eşliğinde kar yağışını izleyip kitap okudum. Nescafe'den nefret ederdim ben. Sonradan sevmeye başladım. Bu konuda boşuna önyargılı davranmışım. Nescafe'nin tadı çok güzel abi. Elif Şafağın İskender kitabına başladım. Güzel bir kitaba benziyor. Onun dışında bol bol müzik dinleyip film izledim. Evde durmak canımı çok sıkıyor. Kar yüzünden eve tıkılı kaldım resmen ya.
  İki güzel insan, Kırmızı Başlıklı Pollyanna ve Mia Wallace beni mimlemiş. İkisine de teşekkür ederim. Sevgilerimi sunuyorum..
Konumuz: Babalar ve Oğulları. Bir baba nasıl olmalı? (İster babanızla aranızda geçen bir anıyı anlatın, ister itiraf edin, isterseniz sadece ona ne kadar düşkün olduğunuzu yazın)   
   Bildiğin gibi babamla olan münasebetim pek parlak değil. Şu yazımda bunu daha net görebilirsin. Aramızda pek çok sorun var. Bunları zaman zaman aşsak da bazen dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz. Babamla geçen hiç iyi anım olmadı ne yazık ki. Kuzenimin babasıyla olan ilişkisini gördükçe içim acırdı. 
   Fotoğraftaki huzuru hissedebiliyor musun? O bebeğin yerinde olmak için her şeyimi verebilirdim. Yeter ki o huzuru hissedeyim. Şimdi o bebek baba sevgisiyle yeşerecek. Benim gibi baba sevgisi görmemiş insanlar ne yapsın? Biz sadece susup gözlerimizi uzaklara dalmasını biliriz. Babamızın bize sarılıp gülümsemesini isteriz ama çoğu zaman babalarımız suratımıza bile bakmaz.
   Biz baba sevgisinden yoksun büyüyen insanlar bir yanımız eksik gibi yaşarız. ''Kendi çocuğuma böyle şeyler yapmayacağım'' deriz içimizden bazen. İçimizde nefretle karışık bir sevgi gizlidir. 
   Babamla hiç iyi anım olmadı. Bak mesela 5 yaşındayken, hafta sonu kendi evime gelmişim.  Bir keresinde su istedi benden. Duymadım diye gözüme terliği bir fırlattı var ya. O an '' Gözüm gözüm'' diye ağlıyordum. Annem bunu öğrenince sinir krizi geçirdi tabii. Babamla tartıştılar. 
   13 yaşımdaydım. Akşam yemeğini yedikten sonra film izlemek istediğimi söyledim. O da '' Maç var başka zaman izlersin'' demişti. Oflaya puflaya odama gidip kapıyı sertçe kapatınca. Babam daldı aniden. '' Sen kimin arkasına kapıyı kapatıyorsun lan'' diye sıkıştırdı beni. Karşı koydum ama haliyle güçlüydü o zaman. 
   Annem bunu görünce salata tabağını üzerine fırlattı. Bana karşı her zaman koruyucu olmuştur annem. Küçükken '' Anneni mi seversin yoksa babanı mı '' diye sorduklarında hep annemi cevabını verirdim. Bu yüzden annemi daha çok severim.
   Babamı gerçek anlamda hiç sevemedim. Sevmeyi çok istedim ama o kendisini sevdirecek güzel izler bırakmadı hafızamda. O aklıma gelince hayalimde kötü anılar canlanıyor hep nedense. Mesafeli bir ilişkimiz var anlayacağın.
   İdeal bir baba nasıl olmalı peki ? Çocuğundan sevgisini esirgememeli, her zaman çocuğunu dinlemeli ve doğru bir iletişim kurmaya çalışmalı. Onunla vakit geçirmeli mesela. Ben hiç babamla maça gitmedim. Bana üvey evladı gibi davranan bir adamın nesini seveyim sen söyle? Kısacası benim babam Toyota gibi adam değil. Olmasını isterdim ama şans yüzüme gülmedi bu konuda. Senin şansın benim gibi değildir umarım. 
Babasıyla arası iyi olan insanlar çok şanslı.. Tek söyleyebileceğim şey bu.
Bu da şarkımız olsun
Kendine iyi davran..   
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...