Oynatmama az kaldı doktorum nerde!

Salı, Ağustos 26, 2014

  Etrafımdaki insanları çoğu zaman anlamıyorum. Son bir haftada o kadar çok duygu değişikliği yaşadım ki akıl sağlığımı koruyamayacak duruma gelmiş kadar oldum. Bu kadar çabuk duygu değişikliği yaşamaktan nefret ediyorum aslında. Bir günüm mutlu geçerken öteki günüm aşırı mutsuz geçiyor. Yataktan kalkmak bile istemiyorum. Çünkü her günüm aynı geçiyor. 
  Öğlen'den akşam haberlerine kadar Shameless izliyorum. Sonra kapının önüne çıkıp telefondan klasik müzik dinliyorum yarım saat. Gözlerimi kapatıp derin nefes alıyorum ve kendimi klasik müziğin huzurlu kollarına bırakıyorum. Akşam haberlerini genelde babamla birlikte izliyoruz. Çoğunlukla moral bozucu haberler oluyor televizyonda. Artık eskisi gibi televizyon izleyemiyorum.
  Televizyonu sadece dizi ve film için kullanıyorum. Shameless dizisini bizimkilerin yanında izlemekle biraz utanmazlık yaptım diyebilirim. 

  Sevişme sahneleri çıktığında benden çok annem utanıyor. Bu durum beni rahatsız ediyor mu? Hayır. Çünkü bu dizide olan birşey ve normal bir durum, üstelik aşırıya kaçmıyorlar. Shameless zaten utanmaz demek. Diziyi az çok bilen bir insan, dizide her türlü ahlaksızlığın diz boyu olduğunu bilir. Bizimkilerin yanında izlememe kararı aldım. Muhafazakar yapılarına aykırıymış dizi. Amerika'da reyting rekorları kırıyor be dizi. Türk versiyonu çekilse bunlar hayatta izlemez bence ya. 
  Kazandığım üniversitede okuyan bir sürü arkadaşım var ama biri de mesaj atmadı inanabiliyor musun! Nasıl sinirlendim anlatamam ya. Facebook'ta görmelerine rağmen hiçbir şey söylemediler ya. Bu kadar mı değersizim onların gözünde anlamıyorum. Bu beni çok üzüyor. Sıra arkadaşım bile böyle davranmadı bana ya. Demek ki beklenti içine girmemek gerekiyormuş. Hayır bu beklenti değil ama insan ''Aa okulumuza hoşgeldin, merak etme ben her yeri gezdiririm sana'' diyen biri olsun istiyor sadece. 
   
  Hiç keyfim yok biliyor musun. Yani ne yapsam içimdeki sıkıntıyı eritemiyorum. Dün Emre geldi çay içmeye. Kuruyemiş - çay ikilisi eşliğinde sohbet ettik. Arka fonda Neşet Ertaş'ın türküsü çalıyordu. O an kendimi çok huzurlu hissetmiştim. Çocuğun üniversite tercih olayı var. 2 yıl okudu 2 yıl daha okuyacak. Bunun için tercih yapması gerekiyor. Sınava girdi ve istediği puanı alamadı. Puanına göre üniversite bölümlerinde araştırma yaptım onun için. Tek tek bölüm puanlarını inceledim, ona uygun olanları kağıda yazdım. Yirmiye yakın bölüm bulabildim. Listedekilerin çoğu vakıf üniversitesi. Özgeye de durumu haber verdim. Whatsapp grubundan akşam bu durumu konuşalım, tercihi ayarlayalım dedim. Konuşuruz dedi. İşten gelmesini bekledim. Eve geldiğinde mesaj attım. ''Müsait misin? Hadi şu okul işini konuşalım, çocuk kazansın'' diye mesaj atmama rağmen oralı olmadı inanabiliyor musun! 
  ''Siz bakın ben müsait olduğumda gelirim'' diyebildi sadece. Sırf sevgilisiyle daha çok mesajlaşmak için bizi yüzüstü bıraktı ya. Ama ben Vişne Çürüğü isem bunun acısını çıkarırım. Doğum gününde öyle bir hezeyana uğrayacak ki yaptığı hataların farkına varacak. Annem, ''Bu kızdan sana arkadaş olmaz'' demekle doğruyu söylüyor galiba. Ona bazen bunu söylediği için kızıyorum ama her seferinde haklı çıkıyor kadın. Hep yüzüstü bırakıyor insanı. Bak ben bana yapılan hiçbir şeyi unutmam. Unutmuş numarası yapabilirim ama asla unutmam. Zor affederim ve zor unuturum. Koç burcunun yapısından kaynaklanıyor galiba. 
  
   Tercih listesini temize geçirip dün verdim. Kazanabileceği üniversitelerin altını çizdim. Umarım istediği yeri kazanır. Ya ben çok mu yanlış davranıyorum insanlara acaba? Çünkü ne zaman bir arkadaşlık ilişkimde elimi ayağımı çeksem anında arkadaşlık ilişkisi bozuluyor. Jengada yanlış taş çekmiş gibiyim adeta. Bir taş çekince bütün taşlar yıkılıyor. Neden sürekli ben çabalamak zorundayım anlamıyorum. ''Hadi bu akşam sinemaya gidelim, sıkılmışsındır'' diyen bir arkadaşım olsun istiyordum sadece. ''Sevgilim hasta gezmeye gelemem'' diyen birini değil. Ne bileyim böyle boktan yaşamak ağrıma gidiyor çoğu zaman.
  Üniversite açıldığında daha kötü şeylerle karşılaşmaktan korkuyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Fotokopicinin yerini bile bilmiyorum. Kayıt yaptırırken öğreneceğim kendi kendime. Yalnız olduğumu hiç bu kadar derinden hissetmemiştim. Bütün bunlarla baş etmek o kadar zor ki delirmekten korkuyorum. 
   Alttan bir sürü ders alacağım, tanımadığım onlarca insanın arasında derse dinleyeceğim ve Nisbi ile yaptığımız neşeli sohbetlerini hatırlayıp üzüleceğim. Kendimi biliyorum biraz. Başıma az çok neler geleceğini tahmin edebiliyorum anlayacağın. Vakıf üniversitesinde en azından yüz aşinalığı vardı sınıftakilerle. Bu yeni okulda o bile yok. Nasıl alışacağım bilmiyorum. 
  
  Aa hayır, elbette mutluyum bu bölümü devlet üniversitesinde okuyabildiğim için. Sadece yaşayacağım sıkıntıları şimdiden düşünmeye başladım o kadar. Bölümümü elbette seviyorum. Yoksa bu kadar çileyi çekmezdim. Okulda kalsaydım bana yüksek onur belgesi vereceklerdi. Devlet üniversitesinde de alabilirim umarım. 
  Benim yeni şeylere adapte olamama gibi bir sorunum var. Çabucak uyum sağlayamıyorum. Kendimi bildim bileli öyleyim. Bu elbette doğru bir şey değil ama değiştiremiyor insan kendini. Kafa yapımın uyuştuğu insanla anında kaynaşabiliyorum. 
  Birkaç gündür panik atağımı nefes egzersizleri sayesinde hafifletiyorum. Panik atağa daha çok akşamları yakalanıyorum. Birden düşünceler üstüme üstüme geliyor, kalbim şiddetli çarpıyor ve nefes almam zorlaşıyor. Kapının önüne çıkıp derin nefes alıyorum 15 dakika. Bir bardak su içip sakinleşince kapıyı kapatıp uykuya dalmaya çalışıyorum.
  
  Bir de son zamanlarda yeni bir huyum ortaya çıktı. Başkasının bardağından birşey içemiyorum. House dizisi bu huyumu ortaya çıkardı sanırım. Çünkü hastalar mikrop kaparak hastalığa kapılıyor genelde. Çok garip bir durum ya. Mesela sofrada su içiyorum, annem de içmek istiyor, kalkıp ona yeni bardakta su getiriyorum. Yalnız kala kala delirdim iyice anam. Ha bu arada Memento filmini izledim geçen gün. İzledikten yarım saat sonra anca kendime gelebildim. Beynim yandı yemin ediyorum izlerken. Ters kurgu film izlemek bana göre değil sanırım. 
  Gündüz Ölüsü kitabını pek sevemedim. True Blood dizisi kadar güzel olacağını sanıyordum ama yanılmışım. Çok yavan geliyor karakterler ya, ısınamadım bir türlü. Bu arada True Blood'un finali bok gibi oldu. Resmen çöpe gitti 7 sezon ya. O nasıl sondu öyle ya! Jenerik müziğini duyduğumda kendimden geçtiğim dizinin böyle biteceğini hiç ummazdım doğrusu Bence dizilerin sezonu uzadıkça kötüleşiyor. Mesela Shameless'in ilk sezonları ne kadar da güzel. 4. Sezonu nedense zorla çekilmiş gibi geliyor bana. 
  
  Aynalarla hala barışık değilim. Sanki karşımda başka biri var ve ona bakıyorum. 21 yaşında olduğuma inandıramıyorum kendimi bir türlü. Aynadaki adam sanki başka biri. Üniversite başladığında kültürlü matrak bir arkadaş grubum olur umarım. Lisede hep böyle diye diye kendimi kandırdım hatırlamıyor musun. Burada ''Üniversitede güzel arkadaş grubun olacak'' diyenler nerede şimdi. Aynı tas aynı hamamım hala ya. Redbull'un üniversite öğrencileriyle yaptığı reklamdaki gibi bir üniversite hayatı yaşamak istiyorum. Ya var ya ben kendimi biliyorum, bak kesin yine kütüphane manyaklığım tutacak. 
  Okulun kütüphanesi gördüğümde hipnotize olmuş gibi koşa koşa gideceğim ve bütün günümü orada geçireceğim. Geçen sene de aynı şey olmuştu çünkü biliyorum. Yalnız insanların genelde uğrak yerleri kütüphaneler oluyor. Cafede tek başına oturmak çok anlamsız geliyor bana. Çünkü etrafın arkadaş grublarının kahkahalarıyla çevriliyken sen mutlu kalamıyorsun. Öyle garip bir psikoloji anlayacağın.
  
  Gönül işleri konusunda her seferinde çuvallıyorum. Sevdicekle konuşurken inanılmaz mutluyum ama onunla konuşmadığımda dünya çok anlamsız gözüküyor gözüme. Olm böyle aşkın ızdırabını sikeyim ya. Gerçi buna aşk denemez. Zaten kimse %100 aşık olamaz birine. Benim yaşadığım şey basit bir hoşlantı sadece. Onunla yakınlık kuran herkesi bıçaklamak istiyorum ya. Çok garip bir his bu. Normalde bu durumlara hiç takılmam ama sevdiğim insanla benden çok yakın birini görünce delleniyorum. İşin garip tarafı da hiç görüşemeyecek olmamız. Kahve içip sohbet etsek dünyanın en mutlu insanı olurdum. Ben öyle aşırı isteklerde bulunmuyorum. Çünkü herşeyin bilincindeyim. Bazen keşke herşeyin bu kadar farkında olmasam diyorum kendime. Karnım ağrıyana kadar gülmek istiyorum, sarılmak istiyorum, içki içip dertleşmek istiyorum. Ama kodumun dünyasında hiçbir şey düzelmiyor. Aşkta kazanamıyorum. Başarabildiğim tek şey okumak ve yazmak. Biraz da gözlem yapmak, çoğunlukla susmak. Sanırım hiçbir zaman beni sevmeyecek. İşin en acı tarafı da bu zaten. Keşke ağlayabilsem. Belki hayat o zaman daha yaşanılabilir bir hal alırdı. En azından içimdeki sıkıntılar erir giderdi.
Bu da şarkımız olsun.
Kendine iyi davran.

You Might Also Like

3 kişi benim de tuzum olsun dedi

  1. yatay geçiş yaptın sanırım tebrik ederim :) mutlu ol sen ya. Yeni okulda daha iyi arkadaşlarım olacak diye düşünmelisin. Keşke ben de geçebilseydim

    YanıtlaSil
  2. Bizim gibilerin sorunu bence duyguları en derinden yaşamak. O yüzden ruh halimiz sürekli değişiyor. Çünkü ne hissediyorsak ona yoğunlaşıyoruz. Ben gülerken birden üzülen insanlardanım. Yani az çok seni bu konuda anlayabiliyorum.
    Yalnız insanların uğrak noktası kütüphanelerdir gibi bir cümle gördüm yazında. O kadar doğru ki. Ben bizim okulun kütüphanesine aşığım. Şimdiden bakarsak 30 kitabı bulmuşumdur. Bana göre az. Ama arkadaşlarım çok olduğuna inanıyor. Kütüphanede zaman geçirmeyi çok seviyorum.
    Bir de ben artık iç sesimi susturmak için çok fazla müzik dinlemeye başladım. Sırf kafamdaki sesler sussun diye. Bir noktada işe yarıyor. Ama tüm gün de müzik dinleme gibi bir olanağım yok. Yani kulak sağlığı açısından bilirsin.
    Bence çok düşünmemeliyiz. Bazı şeyler akışına bırakılmalı. Ama gel gör ki bunu söylemek kolay ama uygulamak zor.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Subscribe

subscibe