Bu ay izlediğim filmler..#Vol 1

Çarşamba, Kasım 26, 2014

Vizeleri atlattıktan sonra kendimi film izlemeye ve kitap okumaya verdim elmalı turtalarım. Vizelerden midir bilmiyorum ama bu ay aşırı hızlı geçti ya. Takvime bir baktım ay sonuna gelmişiz. Ben şimdi böyle dedim ya kesin Aralık ayı uzun geçecek. Bu ay kendimi filmlere o kadar kaptırdım ki gerçek hayata ayak uydurmakta zorluk yaşadım biraz.
  Bukionka ''Fazla film izlemek gerçeklikle olan bağını zayıflatır dikkat et.'' derdi de inanmazdım. Kız doğru söylüyormuş. Ben bu ay vaktim olduğunca film izlemeye çalıştım. İzlediğim güzel filmleri tavsiye edeyim siz de izleyin istedim. Hem blogdaki depresif havayı yok ederim biraz. Valla burayı da ağlama duvarı gibi kullanıyorum çoğu zaman ama yapım böyle biliyorsun. Moralim bozuk olduğunda hiçbir şey yapasım gelmiyor. Aradan bir süre geçiyor, yatışıyorum sonra yazı yazmaya karar veriyorum. Sonra kendimi üzüyorum, okuyanları üzüyorum, annemi üzüyorum falan bu böyle uzar gider. Ne diyordum? Ha film tavsiyesinde bulunuyordum size. Öyleyse başlıyorum tavsiyeye;
1) Big Fish: Tim Burton'un yönetmenliğini yaptığı 2003 yapımı bu güzide film bana harika anlar yaşattı. Film Edward Bloom adlı karakterin başından geçen olayları anlatıyor. Edward Bloom bir hikaye anlatıcısıdır ve hikayeleriyle bütünleşmiştir. O, ona sunulan hayatı bir kenara bırakmış ve hep daha fazlasını hayal ederek macera peşine düşmüştür. Filmin masalsı yanı izleme şevkini daha da tatlı bir hale getiriyor. Filmde kullanılan renkler, Ewan McGregor'un oyunculuğu -ki çok severim- çok iyiydi bence. Özellikle Helena Bonham Carter'in oyunculuğunu çok sevdim. ''Ve bir gün beni hiç sevmeyecek bir adama aşık oldum'' repliğine vuruldum resmen. Tim Burton bu filmde yaratıcılığını konuşturmuş. Filmin sonunda şok olmuştum ben. Tekrar tekrar izlenilesi bir yapıya sahip film. Filmde Edward Bloom'un Sandraya ''Sen benim evleneceğim kadınsın, seninle mutlaka evlenmeliyim'' diye ısrar etmesi, aşkının peşinden koşması bana göre çok etkiliydi. Adam hayallerinden ve umut etmekten bir an olsun vazgeçmiyor. Çocuğunuzla, eşinizle, dostunuzla birlikte izleyeceğiniz türden bir film. Hayal kurmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatmaya çalışmış Burton abimiz. İyi ki böyle film çekmiş. İmdb puanı: 8,0
Edward Bloom'un cesareti yeter be
2)Dancer in the Dark: Bu ay izlediğim en güzel filmlerden biri de bu. Björk'ün oynadığı Lars Von Trier'in yönettiği bu şahane film 2000 yılında çekilmiş. Bu film birçok festivalde gösterilmiştir. 2000 yılında Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü almış. Film görme engelli bir anne ve oğlunun hikayesini anlatıyor. Oğlunun göz ameliyatı için bir fabrikada çalışıp para biriktiren Selma'nın başından geçen olayları anlatıyor. Filmde müzikalimsi drama havası çok hakim. Kadının başına gelmeyen kalmıyor. Ben filmin açılış sahnesine bayılıyorum. Björk hayatımda gördüğüm en doğal oyunculardan birisi. Filmde Björk bir sahnede gerçekten sinir krizi geçirmiş. O kadar gerçekçi oynamış ki karakteriyle bütünleşmiş diyebilirim. Filmin sonu bende tokat etkisi yarattı. Günlerce etkisinden kurtulamadım. Kabus gördüm bu film yüzünden biliyorsun. Sağlam bir psikolojim var hiçbir şey beni etkilemez diyorsan izle derim. Sonu beni çok etkilediği için söylüyorum bunu çünkü çok kötü oldum film bittikten sonra. İzlenmeyi kesinlikle hak ediyor. Ne yapıp edip izleyin derim bu filmi. İmdb puanı: 8,0
Selma'nın bakışlarına kurban!


3)Korkuyorum Anne: Reha Erdem'in birkaç tane filmini izledim. İzlediğim iki filmde de yoğun bir durağınlık hakimdi. Bu filmde çok canlı bir toplumu yansıtmış Erdem. Filmin açılış sahnesinden son sahnesine kadar her dakikada bir kalite hissediliyor. Işıl Yücesoy'un leziz oyunculuğu filme olan sempatimi daha da arttırdı. Çok kaliteli bir oyunculuk sergilemiş çünkü. Köksal Ergün, Turgay Aydın gibi oyuncuların katkıları sayesinde film daha da güzelleşmiş. Filmde söylenen replikler bile çok güzeldi ya. Reha Erdem keşke hep böyle filmler çekseymiş. Filmdeki o fon müziği olarak kullanılan arabesk tınılarını çok sevdim. Kaza sonucu hafızasını kaybeden Ali'nin başından geçen olayları anlatıyor. Bütün aile adamın hafızasını geri getirmek için uğraşıyor. Filmin sonunda ise aslında çok başka bir şeyin olduğunu anlıyor izleyiciler. Işıl Yücesoy'un köpeğiyle olan ilişkisi insan mı daha nankör yoksa hayvan mı daha nankör sorusunu sordurmaya yöneltiyor izleyenleri. Şenay Gürler'in şen şakrak hallerini izlerken çok keyif aldım. Kadın oyuncu olmak için yaratılmış resmen ya. İzledikten sonra iyi ki izlemişim dediğim filmler arasında girdi bu film. Keyifli bir Türk filmi izlemek istiyorsanız tercihinizi bu filmde kullanmanızı tavsiye ederim. İmdb puanı:7,8
Yüzük sevdalısı İpek Gollum'u aratmadı

4) İçinde Yaşadığım Deri: İspanyol sinemasını daha önce hiç izlememiş biri olarak bu filmi çekimser gözle yaklaşmıştım başlangıçta. Birkaç arkadaşımın tavsiyesi üzerine izleme kararı aldım. 2011 yılında Pedro Almodovar tarafından çekilen bu filmde Antonio Banderas'ın oyunculuğuna diyecek söz bulamıyorum. Bir adam bu kadar mı karizmatik oynar bir rolü ya. Film, karısını trafik kazası sonucu bir yangında kaybeden adamın insan derisine yönelerek yaptığı deneyleri konu ediniyor. Adamın kızına bir çocuk tecavüz ediyor filmde. Bunu fark eden Banderas abimiz o çocuktan çok fena bir intikam alıyor. Ben böyle bir intikam alma şekli görmedim ya. Filmin sonunda ''Hassiktir! Nası ya?'' dedim. Çünkü çok şaşırdım böyle bitmesine. Filmin ters köşe yaparak bitmesi beğeni çıtamı daha da yükseltti. Elena Anaya'nın oyunculuğunu da taktir etmezsem olmaz. Filmde sizi sadece tecavüz sahnesi ve bıçak sahnesi rahatsız edebilir ama o da çok az. Ben izlemeden önce yine etkilenirim diye düşündüm ama hiç etkilenmedim. İspanyol aksanına bayıldığımı fark ettim bu filmi izledikten sonra. Değişik konulu bir film arıyorsanız bu film tam size göre. Yönetmen çok iyi bir iş çıkarmış bence. İyi ki böyle bir film çekmiş İmdb puanı:7,6
Ne çektin be Vera
5) Limitless: Bradley Cooper, Rober De Niro, Abbie Cornish'in başrollerinde oynadığı, Neil Burger'in yönettiği Limitsiz filmi 2011 yılında çekilmiş. Bu film Scarlet'in oynadığı Lucy filmiyle aynı hikayeye sahip. Eddie Morra, kitap yazmaya çalışan kendi dünyasında asosyal takılan bir adamdır. Kayınbiraderi bir gün ona bir hap vermeyi teklif eder. Eddie başlangıçta çekimser yaklaşır ama sonra hap onu kendine esir eder. Eddie hap aldıkça zihni daha fazla algılamaya her şeyi öğrenmeye başlıyor. Beyninin neredeyse tamamını kullanma noktasına geliyor. İlacı almadığında yoksunluk krizleri geçiyor. Bu ilaç güzel olmasına karşın son derece tehlikeli bir icat aslında. Filmde aksiyon bir an olsun bitmiyor. Olaylar sürekli birbirini takip ediyor, bir bakmışsınız film bitmiş. Bu filmi Emreyle birlikte izlemiştik. O bu tarz aksiyon filmlerini çok sevdiği için eşlik etmek istedim. Aksiyon seviyorsanız bu filmi kaçırmayın derim. Muhteşem öyle aman aman bir film değil ama izlenilesi bir film olduğu için tavsiye ediyorum. Alternatif olarak sunmak istedim sadece. Emre filmin sonunda ''Vay bee! Adamlar neler yapıyor'' diyerek şaşkınlığını gizleyemedi. Filmin İmdb puanı:7,4
Hap kullandıktan sonra ben de yazar olurum Eddie Efendi!
6) Midnight in Paris: Woody Allen'ın filmlerine oldum olası çekimser yaklaşmışımdır. Adam entel olduğu için filmleri de entellik havasında oluyor. Hani o olayı anlamadığınızda filmi boşuna izlemiş oluyorsunuz. Bu yüzden filmlerini çok dikkatli izlemek gerekiyor. 2011 yılında çektiği Pariste gece yarısı filminde Allen, ilişkilerin aslında çok çabuk bozulabileceğini işaret etmeye çalışmış. Film başladığında klasik müzik eşliğinde Paris görüntülerini gördükçe Paris'e olan sevdanız coşuyor. ''Allahım ne güzel bir şehirdir bu ya. Buram buram kalite, sanat, hayat kokuyor her sokağında'' diyesiniz geliyor bu görüntüleri gördükçe. Filmde kullanılan müzikleri ve şehrin sanatsal dokusunu çok sevdim. Film Gil isimli bir adamın yazar olma sevdasıyla nişanlısıyla birlikte Paris'e gelmesiyle başlıyor. Adam Parise yerleşip orada yaşamayı çok istiyor ama sevgilisi buna karşı çıkıyor. Doğru insanı buldum sanıyorsunuz ama aslında yanılıyorsunuz. Doğru insan hiç ummadığınız insan olabiliyor demek istiyor Woody Allen bu filminde. Filmin kurgusunda kopukluk hissettim izledikten sonra. Sanki bir eksiklik vardı filmde. Gil'in kolayca atlı arabaya binmesini yadırgadım mesela. Pariste bu kadar çok sanatçının olması ne kadar güzel bir şey ya. Yazarların, sanatçıların filmde oynama fikrini sevdim doğrusu. Doğru bir hamlede bulunmuş yazarları canlandırma fikrini ortaya atarak. Ben bu filmi tekrar izlemem. Çünkü o tadı alamadım. Ama izlenilesi bir yapıya sahip tabii ki film. Filmi izledikten sonra Woody Allen'a ''Torbacınızın numarasını öğrenebilir miyim?'' diye mesaj atasım geldi. Filmin İmdb puanı:7,7
Gil yanlış kadına aşıksın olm

Yaza yaza yine destan yazdım görüyor musunuz. Diğer kısmı bu hafta yazacağım mutlaka. Umarım tavsiye ettiğim bu filmleri beğenirsiniz. Ben izlerken keyif aldım çoğunda. Bazıları o kadar etkilemedi ama genel çerçevede bakıldığında hepsinin hoş ve kaliteli filmler olduğunu düşünüyorum.
Bu da şarkımız olsun
Kendine iyi davran

You Might Also Like

10 kişi benim de tuzum olsun dedi

  1. Harika filmler izlemişsin! Hepsi de izlediğim ya da izlemek istediğim filmlerden oluşuyor. Darısı başıma :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vaktin olduğunda izlemeni öneririm. Epey güzel filmler var aralarında. Darısı başına o zaman :D

      Sil
  2. Tamda ihtiyacım olan film big fish desene izlemeliyim hemeen

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Valla Big Fish muhteşem bir film. Ciddi anlamda insanın bakış açısını genişletiyor.
      İyi ki izlemişim diyorum. Umarım sen de izledikten sonra aynı fikre sahip olursun :)

      Sil
  3. Süper izlemişsin, kıskandım bak :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Çok güzel filmlerdir bunlar.
      İzlenilmeyi hak ediyor diye düşünüyorum :)

      Sil
  4. huhuu filmler köşesi en sevdiğim:D
    big fish'de ben de o söze vurulmuştum:)) "ve bir gün beni hiç sevmeyecek bir adama aşık oldum."

    reha erdem'in en sevdiğim filmidir korkuyorum anne. kesinlikle yorumlarına katılıyorum:D
    içinde yaşadığım deri dışında tüm filmleri izlediğim için çok mutlu oldum. hep böyle oluyor oh oh iyi onu izlemiştim diyorum, sırıtıyorum:))

    woody allen dışında yorumalarının altına attım imzamı:)) ama yapma woody'e haksızlık etme tatlı/huysuz entel o:D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Bu köşeyi seven var mı hiç düşünmemiştim doğrusu. Bunu bilmek sevindirdi beni. İçinde yaşadığım deri de çok farklı bir film. Ben izledikten sonra nasıl ya!! demiştim. Farklı bir yapısı var, izlenmesi gereken türden biri bence. Ya ne güzel ortak filmleri izlemenin yazılarını okumak dimi :D
      Woody Allen çok kaliteli bir sanatçı ama bu filmde istediğim o etkiyi bulamadım ben kendimce. Blue Jasmine filmi çok iyiydi mesela. :)

      Sil
  5. Merhaba Vişne! (ben yeniyim galiba)
    Diğerlerini izlemediğimden spoiler olmaması açısından bazı ayrıntıları atlayarak okudum ne yazık ki :/
    Ancak Midnight In Paris hep izlemek istediğim bir film olarak kaldı aklımda ve okumadan edemedim. Bir keresinde başlamıştım ancak Woody Allen filmi olduğunu görünce bir duraksadım. Daha önce izlediğim W.A filmlerinde aşırı müzikalite ve nedense pek ısınamadığım bir hava vardı. Rachel Mcadams'ın tüm filmlerini izlemiş biri olarak bunu da izlemek istedim ama emin olamadım. Yine de o Paris'i anlatış şeklinden dolayı ve artık Woody tarzına alışmak için izleyeceğim :)
    Sen destan yaz okuruz biz yine :) Diğer bölümü de bekliyorum :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Pinguitte :) Bloguma hoşgeldin.
      Olabildiğince az detay vermiştim halbuki. Midnight in Paris güzel film ama öyle muhteşemliği yok bana göre. Hikayenin bazı yerlerinde eksiklik olduğu için öyle söyledim. Teşekkür ederim ilgin için. Paris bu filmde çok güzel anlatılıyor aslında. Ben çok sevmiştim o şehrin tarihsel, sanatsal dokusunu. Bence keyifle izlenecek türden bir film :)

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Subscribe

subscibe