Donuk bir mutsuzluğun anatomisi

Çarşamba, Mart 09, 2016

Hayata tutunmaya çalışmak sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Bunu öğreneli çok oluyor artık. Sıkı sıkı tutunduğun dal birdenbire orta yerinden çat diye çatlayınca boşlukta süzülürken buluyorsun kendini. Birkaç gündür iyi değilim. İyi olmaya çalışıyorum ama çevremdeki o donuk mutsuzluktan kaçamıyorum. En son Hamlet oyununu izlediğim gün mutluydum. Birkaç kitap almıştım, sevdiğim arkadaşım Sed ile konuşmuştum. Hayat benim için o an güzeldi. Okula geldiğimde bütün yaşama enerjimin çekildiğini hissediyorum. Kendimi enerji depolamaya çalışıyorum iç sesimi kullanarak. Bir sürü şeyler söylüyor iç sesim bana durmadan. Sürekli ''Suratını düşürme, hayır iyi olacak tamam sakin ol'' diyorum ama çoğu zaman işe yaramıyor bu. İnsanın kendi kendini teselli etmesi zor bir şey inan bana. Çünkü kendinden başka kimse yok o an. Sadece düşüncelerin ve sen varsın. Bide çevrendeki o boğuk sesle konuşan kalabalık var. Azıcık keyifli yolculuk yapayım diye Nil'in son kitabını aldım. Fena kitap sayılmaz aslında. Güzel şeyler bahsetmiş bazı yazılarında. Yolculuk yaparken okunmalık çerezlik kitap. Bazı cümleleri bana iyi geldi diyebilirim.
   Bugün okulda dersi beklerken yalnızlığım bir kez daha yüzüme tokat gibi indi. Hayat gerçekliğiyle tam karşımda duruyordu. Dersten sonra çekirge sürüsü gibi dağılmıştı arkadaşlarım. Hiçbiri ''Vişne nerdesin, yanımıza gel hadi bekliyoruz'' demedi. O kadar kopuk ki ilişkiler keşke hiç olmasa diyorum. Bazen de ''Senin onlara ihtiyacın yok. Kendinle sosyalleş. Zorla kendini, yapabilirsin'' diye gaz veriyorum kendime. Bu iki düşünce arasında gelgit yaşıyorum. Çoğu zaman birinci düşünce galip çıkıyor. Neden insanlar beni hayatlarında tutamıyor? Neden bir fotoğraf karesinde yer alamıyorum. Bütün bu yaşadıklarım birer zaman kaybı mı yoksa? Çözemiyorum. Kendime çok yabancılaştım. Bazen aynadaki ben miyim diye soruyorum kendime. Aynaya bakarken de içimdeki o kötü ses ''Kim seni napsın be'' söyleniyor. Kaşlarımı çatıp yoluma devam ediyorum.
   Otobüslerde, metrolarda çevremdeki insanların yüzüne bakıyorum sık sık. Onları anlamaya çalışıyorum. Bak diyorum kendime ''Kimsenin hayatı mükemmel değil, belki onlar da senin gibi yalnız. Hem her şey mükemmel olsaydı hayatın bir anlamı olmazdı.'' Bütün bu dediklerim bir kulağımdan girip bir kulağımdan çıkıyor. Sanki benim dışımdaki herkesin hayatı dopdolu şahane geçiyormuş gibi. Herkes istediğini elde etmiş, mutlu mesut yaşıyormuş da bir ben arka koltukta unutulmuşum.
   Sed ile olan sohbetimizde güzel bir cümleyi kendime hatırlatıyorum zaman zaman: Bir şeye üzülebildiğin kadar üzül, fazla üzülürsen daha kötüsüyle de karşılaşabilirsin. Bu sözü bana söylemişti Sed konuşmamız sırasında. Fazla üzülme işini abartıyorum sanırım bilmiyorum. Tek bildiğim bu hayattan memnun olmadığım. Değiştirmek için çaba da sarfediyorum. Duvarlarımın arasındaki bir tuğlayı yere düşürüp kolumu uzatıyorum mesela. Bazen gülümsüyorum insanlara, kimse benim yüzümden üzülmesin istiyorum. Onlara ismiyle sesleniyorum -ki bu çok önemli bir şey- Evet yanlış okumadın insanlara isimleriyle hitap edildiğinde kendilerini daha mutlu hissediyorlarmış. Sınıftakilerin çoğu ismimi bilmiyor mesela. Öyle upuzun ismim de yok ama belli ki akıllarında tutmak istemiyorlar. Ya bugün sınıftan bir kızla kütüphanede karşılaştık. Göz göze geldik, ben hafif gülümsedim, yanımdan hiçbir şey olmamış gibi geçti. Nasıl şaşırdım anlatamam. Sen selam verseydin keşke diyeceksin eminim. Genelde konuşmayı başlatan hep ben oluyorum. Onun bana bir selam vermesini beklerdim. Hiç görmese anlarım bir bakıma ama gördüğü halde yanımdan öyle tanımamazlıktan gelmesi dokundu biraz.
    Demek ki insanlar böyle şeyler istiyor artık. Ben ne kadar egolu, ukala biri olarak görünmek istemesem de beni böyle olmaya itiyorlar. Öğlenki derste yanımdaki insanlarla bir şeyler paylaşamak için türlü türlü konular bulmaya çalıştım. Çünkü ben konuşmadıkça konuşmuyorlar. Soru sormuyorlar, bir şey anlatmıyorlar. Genelde soru soran taraf hep ben oluyorum. Bir şeyler anlattığım anlar çok nadirdir. Sırmayla iyi anlaşıyorum mesela ama yakın arkadaşı benimle konuşma hevesli değil pek. İstediği kitapları vermediğim için tavır almış gibi duruyor. Kitaplarımı öyle herkesle paylaşamıyorum ben. Sadece çok güvendiğim insanlara emanet edebiliyorum. Kötü bir huy aslında bu ama alışkanlık işte napıcaksın.
   O sınıfta aynı sırada oturduğum insanların benimle konuşmaması, ne bileyim ben çabaladıkça adım atmamaları beni çok üzüyor. Hatta şu an bunları yazarken çok üzgünüm. Düşünsene eve geldiğimde kimse bana mesaj atmaz diye telefonumu bir kenara fırlatıyorum. Bunun hüznü çok başka bir şey inan bana. Kitap okuyorum, dergi inceliyorum, klasik müzik dinliyorum, zaman zaman annemle tartışıyorum, sonra sarılıp barışıyoruz, bazı sözler canımı çok acıtıyor. Kendime çıkış yolları aramaya çalışıyorum. Daha doğrusu hayatta kalmak için sebepler üretmeye çalışıyorum. Çünkü hayat böyle hiç güzel değil. Koskocaman bir hapishaneymişim gibi hissediyorum. Bazen sevdiğim insanlar ziyaretime geliyor, görüşüyoruz sonra da gidiyorlar. Ben yine kaldığım yerden devam ediyorum yaşamaya.
   Hepimizin ayağında görünmez zincirler var. Hayat bir şeylere tutsak ediyor bizi. Sevgili, Aile, İş buna ne derseniz deyin hayatın kendisi esaretten ibaret bence. Bazılarımızın ipleri daha uzun bazılarının daha kısa. Bazıları onları görmezden geliyor bazılarıysa onları görmekten nefret ediyor. Bunu fark edenler farkındalık hastası bir bakıma. Ben de onlardanım işte.
   Okulda konuştuğum insanlar genelde not ya da sınav sorusu sormak için benimle konuşuyor. Kimse ne hissettiğimi, neler yaptığımla ilgilenmiyor. 7/24 ilgi beklemiyorum kimseden. Sadece bazı zamanlarda bir şeyler paylaşmak istiyorum. Ekilmek istemiyorum. Birisi tarafından ekildiğimde hayattan 7 kat soğuyorum. Ekilmek dünyanın en kötü hissi. Nisbi'yi çok özlüyorum. Bazen koluma girdiğini bana bir şey anlattığını hayal ediyorum yolda yürürken. O da beni özlüyor mudur acaba? Biz birbirimize çok benziyorduk. Bu yüzden iyi arkadaştık belki de. İki insanın acıları ortaksa onlardan şahane arkadaş oluyor.
   Metronun raylarıyla bu aralar çok bakışıyoruz. Sarı çizgiyi geçmek, her şey son vermek çok kolay ama bir şey beni engelliyor. Bir adım atmak, bebekliğinde ilk adımları atmak gibi sanıldığı kadar basit değil o anda. Ne önemi var diyorum içimden, ne önemi var son versem. Bir şeyin değişeceğini mi sanıyorum? Ben öldüğümle kalırım onlar da yaşamaya devam eder. İnsanlar mutsuzken ölmeyi istemeleri tek çare olmamalı. Bir şeyler değişmeli, böyle olmamalı.
   Bu aralar Faik ile çok bakışıyoruz. Onlar da yok olup gitti hayatımdan. Oysa ilk defa bir gurubun içinde olduğum için kendimi hayatta hissediyordum. Faik ile bakışmalarımız bir şey değiştirmiyor artık. Ben onlar için metronun rayları gibiyim, adım attıkları an öleceklerini düşünüyorlar. Ulan hiç mi düşünmediler ya, hiç mi ''Olm böyle yapmayalım. Bu çocuk bunu hak etmiyor, gelin konuşalım barışalım'' demediler. Hiçbiri ama hiçbiri böyle bir şey yapmadı. Yanlarından geçerken kahkaha atmaya devam ettiler. Ben bunları hak etmiyorum ya. Gerçekten hak etmiyorum.
    Bana bencil ol diyorlar. Bencil gibi davrandığımda kendimi başka biri gibi hissediyorum. Çünkü bencillik insanın kötü özelliğini ortaya çıkıyor. Zehirli düşünceleri soluyor oksijen niyetine. Bu yüzden tevazu sahibi olmayı tercih ettim hep. Ancak bencil olduğunda mutlu olunur gibi bir mottoları var bu insanların. Ben böyle düşünmüyorum. Konuştukça insanların birbirini daha iyi anladığını düşünüyorum. 
   Amelie o kadar güzel kız ki sanat eseri gibi ya. Sınıftaki Amelie'yi biliyorsunuz. Bugün bana ''Sen çok iyi bir dinleyicisin, psikologluk tam sana göre meslek bence.'' dedi Kız bir güzel gülüyor sanırsın bir ay kar tatili ilan etmiş valilik. Bir insana bakıp bu kadar mutlu olmak, huzurla dolmak ne güzel bir duygumuş. Karşında durup nasılsın diye soruyor, sorular soruyor, derslerden konuşuyor sense dinliyorsun. Üstelik Amelie, bana ismimle hitap ediyor bana. Ve çok güzel giyiniyor. Sınıftaki en iyi tarz onda bence. Böyle aklıma geldikçe bazen mutlu oluyorum. Makyajı, ojeleri, bembeyaz dişleri, gülümsemesi.. Gerçekten sanat eseri gibi kız bu Amelie. Yani dakikalarca gözlerinin içine bakabilirim. Bu zor bir şey aslında. İnsanın hiçbir şey söylemeden karşısındakinin gözlerinin içine bakması yani. Bunu Marina Abramovic yaptı belgeselinde. İnsanların gözlerine baktı dakikalarca. Ağlayanlar oldu, gülenler oldu, mutlu olanlar oldu. Bu biraz da cesaret işi bence. Eğer bir gün aklınıza gelirse bunu deneyin bence. Karşınızdaki insanla dakikalarca bakışın, hiçbir şey konuşmada, mimik kullanmadan direkt gözlerine bakın. O gözlerinin içinde ruhunun kapısı açılıyor size. Karşınızdakini daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Bu yüzden önemli bir şey bence. Her insan yapamaz bunu.

    Aslında çağımızın hastalığı bence yalnızlık. Çünkü teknolojiyle beraber insanlar kendi mahzenlerine çekildi. Ellerindeki telefonlarla kendilerini çevrelerinden soyutladı. Bu da beraberinde mutsuzluğu getirdi. Okuldakilerin elinde hep telefon var mesela dikkat ediyorum. Bazı insanlar yalnızlıkta huzur bulur. Bense ıstırap duyuyorum. Çünkü kendimi bildim bileli böyleyim. Arkadaş ortamındaki bir sohbete katıla katıla gülmeye hasretim. Kimsenin hayatında toz zerresi kadar yer kaplamadığımı hissediyorum bazen. Bazen de sevildiğimi düşünüp bu kötü fikirleri çöpe atıyorum. Bu gelgitli düşünceler beni çok yoruyor. Tek bir düşünce odaklı yaşayamıyorum. Mutlu ve mutsuz iç seslerim sürekli çatışma halinde. Hangisi galip gelirse onun sesi geliyor kulağıma. 
    Hayatımı sahiplenemiyorum. Belki de en büyük sorun bu. Bu benim hayatım istediğim gibi yaşarım diyemedim hiç. Ama hayatı sahiplenmek gerek, hatalara göğüs germek gerek. Bense kaçıyorum durmadan. Hayır bu insan ben olamam, benim hayatım kayıplara karışmış diyorum. Bazen hayatı sahiplendiğimi düşünüyorum ama sonra bu düşünce suya düşen kocaman bir taş gibi zihnimin derin sularına gömülüyor. Bunu Sed'e dedim aslında. Bazen kendimden nefret ediyorum, niye böyleyim, niye diğer erkekler gibi değilim, niye duygusalım, niye sevdiğim insan beni sevemiyor diye sorular sordum hep. Hiçbirine cevap alamadım. Sed bana sadece kendini sev dedi. Kendinden nefret edersen hayat katlanılmaz olurmuş. Sahiden de öyle. Bu aralar uyku düzenim de felaket derecede kötü. Halüsinasyonlar görüyorum uyku sırasında. Geçen gece çalışma masamdaki kalemliği düşürmüşüm. Nasıl düştüğünü hatırlamıyorum. Tek hatırladığım kabus gördüğüm. Bu çok korkunç bir şey inan bana. Bazen yatağımdan yılan geçtiğini düşünüyorum. Çok gerçekçiymiş gibi geliyor. Hayali bir şey sonuçta ama insanı ürkütüyor. Moira'nın bahsettiği şu bitkisel ilaçtan almayı düşünüyorum. Belki iyi gelir sinirlerime.
    Vizelerim yaklaştığı için bir tarafım yusuf yusuf atıyor şu sıralar. Okumam gereken bir sürü makale var. Kahrolasıcalar hepsini bir anda sıkıştırıyorlar. Derslerde okutsalar şu makaleleri, tartışsak bir güzel nasıl faydalı olurdu. Stres yüzünden saçımda tel kalmadı valla ya. Üniversiteye kapak atmak yetmiyor. Sakın o sözlere inanmayın. Bir süre inek kişiliğim hayatımda olacak. İnek kişiliğimi çok seviyorum. Yazı yazmasaydım eğer kesinlikle delirirdim. Yazmak delirmemi engelliyor. Biraz da olsa hayatı sevmemi sağlıyor. Bir şeylerin değişmesi gerekiyor ama ne? Bilmiyorum. İşte bu bilinmezlik bazen beni sinir ediyor. Yine yaşamaktan keyif almaya çalışmalı insan. Gökyüzüne bakıp şükretmenin kıymetini bilmeli. Ben öyle yapıyorum bazen ve işe yarıyor. Her mutsuzluk iyileştiğinde ardında kabuk bırakır. Kabuğu kaşıdıkça kanar insan. Bir durdurabilse kendini, bir kaşımasa o yarasını belki de unutacak. Ama insanoğlu işte, bazen kendine yenik düşüyor..
Bu da şarkımız olsun

You Might Also Like

10 kişi benim de tuzum olsun dedi

  1. merhaba Vişne; o arkadaşın çok doğru demiş. kendini sevmeden hiç bir şey olmuyor. olsa bile büyük bir kısmı eksik ya da pürüzlü oluyor.
    değişmesi gereken bir şey varsa da o da kendimiz. biz değişmeden dünya değişmiyor. bu hale gelmesindeki sebebi yine bizdeki kötü yöndeki değişim değil mi?

    telefonların sağladığı yalnızlık gerçek manadaki bir yalnızlık değil bence. zararlı bir yalnızlık. yalnızlığımız bile sanallaştırıldı gibime geliyor.

    huzurlu zamanlar geçirmeni dilerim. mutsuz da olsan huzurunu korumaya bak :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Eleanor,
      Evet ben de onun düşüncelerini doğru buluyorum. İşte o eksik ve pürüzlü hayat benimkisi oluyor bi bakıma. Bunu değiştirmeye çalışıyorum ama bazen yenik düşüyorum kendime. Evet kötü yöndeki değişim bir türlü durmuyor. Zararlı yalnızlıklar gün geçtikçe çoğalacak bence. Teşekkür ederim. Mutsuz ama huzurlu olmak işe yarar belki :)

      Sil
  2. Mutlu olmadığın yerde durma. Başka bir yerde yepyeni başlangıç yap. Senden önemli hiçbir şey yok.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu başka yere gitme olayını yapmıştım bir ara. İstediğim kadar fazla verim alamadım ama bir bakıma iyi geldi. Başka yerleri arıyorum şimdilerde ama orası neresi bilmiyorum. Son cümleni kendime sık sık hatırlatmalıyım sanırım. :)

      Sil
  3. Vişne, düşünceler hiiiç ama hiç durmayacak. Bizim dinlememeyi öğrenmemiz gerek sanırım. Biraz önce şu yazıları okudum, belki sana da iyi gelir..

    http://jondep.blogspot.com.tr/2011/12/normal-0-21-false-false-false.html

    http://jondep.blogspot.com.tr/2009/12/mutsuzluk-buyuk-gunah-olabilir.html

    http://jondep.blogspot.com.tr/2010/11/altn-tavsiyeler.html

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu durmaması durumu kötü bir şey ya. Üstelik çatışıyorlar sürekli. Neye karar vereceğimi şaşırıyorum haliyle. Teşekkür ederim yazılar için. Ben de okuyayım belki bana da iyi gelir.

      Sil
  4. Merhaba vişne yazıların çok samimi ne kadar iyi bir insan olduğunu hissediyorum ama ne yazıkki bu zamanda senin gibi dusunen hisseden insanlarla karsılasmak zor benim benim yaşım 36 ama hala aynı dusuncelerle eskisi kadar cok olmasa da ara sıra bogusuyorum biz yanlış zamanlarda doğmuş insanlarız sana birkaç tavsiyem olabilir naçizane�� Üniversiteyi bitireli yıllar oldu emin ol okul bitince o gördüğün kalabalık gruplardan eser kalmayacak hiçbri birbirini ne arayacak ne soracak bu birinci dikkate alman gerejen sey sen sadece okulunu bitirmeye calıs ama demiyorumki kimseylede bu sürede konusma yanlız kal sen gülümse sen adım at ama bir kez yapıp pes etme en az üç beş sefer ilgi goster sokul konus baktın olmuyo karsılık almıyon tamamen kesme akısına bırak sende ya hep ya hiççisin benim gibi birde koc burcu oldugunu hatırlıyorum aslında koclar cok girişken gruplarda bası ceken tipler genelde astrolojiyle ne kadar ilgin var bilmiyorum ama bir doğum harirası cıkarıp bakabilirsin benimde hayatımda anlam veremeyip çözenediğim konular vardı oturdum yaptım�� Bir fikir verdi bana dogum anımdaki yıldızlar evler vs ve anladımki ne yaparsam yapayım bazı seyleri yani o konudaki kaderini değiştiremiyorsun ne kadar uğrasırsan ugras kabullenmek mi ben kabullendim sana karsılık veren değerli oldugunu hissettiren iki üç arkadasta yetiyo hayattta huzurlu mutlu olmak için

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Ebru, avatarın ne kadar güzel ya. Teşekkür ederim güzel düşüncelerin için :)
      Bence de yanlış zamanda doğmuşum. İçinde bulunduğum zamana ait hissetmiyorum kendimi bazen. Geçmiş yıllarda yaşasaydım daha mutlu olurdum belki. Ben de o kalabalıkların geçici olduğunu düşünüyorum. Bizzat söylemişlerdi zaten kendilerine. Bana bu çok saçma gelmişti. İnsan onca anı paylaştığı birini nasıl unutsun ki hemen diye düşündüm. Her şeyin geçici olduğunu bilmek üzüyor beni bazen Ebru. Tavsiyelerin için teşekkür ederim. Astrolojiye ilgim var ama fazla değil. Burçların gücüne bazen inanıyorum. Beni yanıltmıyorlar genelde. Karşılık alamayınca konuşmuyorum genelde. Ya hep ya hiç tarzı davranıyorum, doğru söylüyorsun :)

      Sil
  5. Ben resim öğretmeniyim vişne sanata ilgimden dolayı gelincilkli kadın tablosunu seçtim avatar olarak resim çok şey anlatıyor aslında tablodaki genç bayan ve gelincik gibi yırtıcı bir hayvanı tutuyor olması 😊

    YanıtlaSil
  6. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Subscribe

subscibe