Distopik şaheser bir film: The Lobster

Çarşamba, Ağustos 03, 2016


    14. İstanbul Filmekimi etkinliği kapsamında gösterilen filmlerinden birisi de The Lobster filmiydi. Bu filmi filmekimi etkinliğinde izlemeyi çok istiyordum ama biletleri hemen tükenmişti. Dogtooth filmiyle kendinden uzun süre söz ettiren yönetmen Yorgos Lanthimos’un Lobster filminde iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Açıkçası Dogtooth filmini izlemedim çünkü bu yönetmenin filmine aşina değilim. Ancak Dogtooth birçok özelliğiyle kendinden söz ettirmeyi başarmıştı. Bazı filmleri izlemek için doğru zamanı bulmak gerekiyor. Ben de doğru zamanı bekliyorum sadece. Lobster filminin fragmanını izlediğimde ufak çaplı bir heyecanlanma oldu bende. Bu yüzden Filmekimi’nde bilet bulmak istemiştim. Yönetmene daha fazla uzak durmamak adına önyargı zincirlerimi kırıp izledim sonunda son filmini.

Yalnızlığın yasak olduğu distopik bir atmosferde geçiyor olaylar. Bekar insanlar 45 günlük süreyle bir otele yerleştiriliyor. Otelde kendilerine göre bir eş bulmalarını istiyor otel yöneticileri. Burada yaşayanlar ormanda kalmış yalnız insanları avlayarak otelde kalma sürelerini uzatıyorlar. Konu bana çok ilginç gelmişti başlangıçta. Distopik filmin o gergin havasını iyi yakalamış yönetmen. 45 günlük sürede kendine eş bulmayı başaramayanlar istediği hayvana dönüşüyor. Bu dönüşüm korkusu her sabah uyandıklarında kaç gün kaldıklarını söyleyen bir ses yüzünden onlarda telaşa sebep oluyor.

Olaylar David’in (Colin Farrel) etrafında gelişiyor. Karısının onu artık sevmediğini öğrendikten sonra otele yerleşip kendine yeni bir eş bulmaya çalışıyor. Filmin başlangıcında dikkatimi çeken bir nokta var. Araba süren bir kadın yol kenarında otlayan eşeklerden birini vuruyor durup dururken. Bu duruma ilk başta çok şaşırdım. Acaba kadın niye eşeği vurdu? İki eşeğin çift olarak gezmesine tahammül edemediği için mi? Yoksa o eşeklerden biri kocası ya da tanıdığı birisi miydi? Biz araba camından dışarıyı seyrederken film yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Bu farklı kamera açısı filmin teknik anlamda başarılı olduğunun da bir göstergesiydi bence.
Sinirlerinizin sağlam olması gerekiyor bu filmi izlerken. Çünkü şiddet dozu hafif yüksek. Beklemediğiniz anda beklemediğiniz şeyler olabiliyor. Yani yönetmen aslında ucu sivri bir tahtayla sizi dürtüyormuş gibi hissedebilirsiniz. Haneke’nin filmlerinde de bu his vardır çoğu zaman. Beni en çok rahatsız eden nokta hayvan ölümleri oldu. Film gereği olsa da hayvanların öldürülmesini hiç doğru bulmuyorum. Bunun gösterilmesi kesinlikle çok yanlış bir şey.

David’in kahvaltı masasında tek başına kahvaltı etmesi, çiftlerin ise dışarıda manzaraya karşı kahvaltı etmesi de sınıfsal bir farklılığı gözler önüne seriyordu. Yani otelde bile insanları birbirinden ayırıyorlar. Çift olma hırsına tutuşuyor böylece yalnızlar. Yönetmen bence yalnız olmanın önemini geri plana atmış bu distopyada. Eğer bekarlar bir eş bulup çift olabilirse bir yat tatiline çıkıyorlar ve ardından şehre yerleşiyorlar. Şehir de çok modern, çok gelişmiş bir yerdi.

Otel yönetimi yalnızların hayatlarına karışmakla kalmıyor gerektiğinde onlara ceza da veriyor. Bütün kıyafetleri onlar karşılıyor. Bu distopik atmosferde baskıcı bir iktidar söz konusu. Otel yönetimi iktidarı temsil ediyordu. Çünkü durmadan insanlara ne yapılması gerektiğinin altını çiziyorlardı. David her sabah uyandığında anons sesinden kaç gün kaldığını öğrendiğinde daha da telaşa kapılıyor. Hal böyle olunca eş bulma işini hızlandırıyor.

Otelde yaşayanların ormana insan avına çıkması bana göre sembolik bir şey. Bu durum insanoğlunun şiddete olan eğilimi vurguluyordu sanki. Eş bulamayanların hayvana dönüşmesi de alegorik bir ifade örneği. David bir Istakoz olmak istiyor. Diğerlerinden üstün ve farklı olduğunu bu şekilde söylüyor. David’in eş bulmak için duygusuz role bürünmesi de ilginç geldi bana. Olmadığımız biri gibi davranırsak eninde sonunda kendi benliğimize geri dönüyoruz. Yönetmenin asıl derdi toplumsal dayatma, ahlak, aile olgusu ve toplum bence. Toplumsal dayatma insanın hayatını şekillendiren unsurların başını çekiyor. Çünkü nasıl yaşayacağınızı bir bakıma onlar belirliyor. Günümüzde de bu durum geçerli. Her toplum belli bir dayatma yöntemiyle başkalarına yol çizebiliyorlar.

The Lobster aslında bireyselliğin önemini vurgulayan filmdi bana göre. İnsanın başına ne geliyorsa çift olmaktan geliyor. İnsan tek başına istediğini yapabilme özgürlüğüne sahip olabiliyor. Ancak biriyle birlikte olduğu zaman bu özgürlüğü elinden alınmış oluyor. İşte yönetmen bu özgürlüğün insanların ellerinden alınmasına karşı çıkıyor. İnsan yalnızken de mutlu olabilir. Bide ‘‘Gördüğümüz her çift mutlu çift midir?” sorusunu soruyor bize. İnsanları bir araya getiren şey ne? Birbirine benzeyen yönleri mi yoksa eksik yönlerini tamamlama ihtiyacı mı? Filmi izlerken cevaplamanız iki önemli soru bu bence.

David yaşadığı talihsiz bir olay sonucu ormandaki yalnızlar grubuna takılıyor. Yalnızlar grubunun lideri de Lea Seydoux. Lea’nın daha fazla ön planda olmasını isterdim şahsen. David’e aşık olmasını birlikte bu yalnızlar takımı yönetmesini beklerdim ama olmadı. Lea Seydoux’un oyunculuğunu çok başarılı buldum. Aynı şekilde Colin Farrell’in de David rolüne yakıştığını düşünüyorum. Bu rol sanki o adam için yazılmış gibiydi. Karakterini çok iyi yansıtmış.

Filmi izlerken yeri geldi üzüldüm yeri geldi içimden sövdüm beni sinir eden insanlara. Yan karakterlerin hikayesi de hoşuma gitti. Ana karakterlerden ziyade yan karakterlerin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Ormandaki yalnızlar grubunda da belli başlı kurallar var. Cinsel ya da fiziksel yakınlık yasak mesela. Kurallara uymayanlara ağır ceza veriliyor. Oteldeki insanlar ormana insan avına doğru giderken arkada çalan müzik Lars Von Trier’i hatırlattı bana. Ormanda yaşayanların kendilerine mezar kazmasını ilginç buldum. Bireyselliği vurguluyordu belki de yönetmen.

Şehirlerde yaşayanların son derece mutlu mesut yaşarken ormanda yaşayan yalnızların mutsuz olması da bir zıtlıktı. Bu distopik ortamda eş bulabilirseniz mutlu olabiliyorsunuz yani. Bu zıtlıkta aynı zamanda bir ayrımcılık söz konusu. Filmin bir başka ilginç noktasıysa genç çiftin küçük yaştaki kızın şiddete olan eğilimi. Küçük kızın bıçağı babasına verip ”Hadi baba ne duruyorsun öldür şu adamı” demesi çok ilginçti.

David, yalnızların olduğu ormanda bir kadına aşık oluyor. Bu durum Lea’nın hiç hoşuna gitmiyor. Filmin sonuna doğru olaylar iyice ilginç bir hal alıyor. Yönetmen, Dogtooth filminden birkaç gönderme yapıyor aynı zamanda. Aşık olmanın, bir insanı sevmenin insanın başına sorun çıkaracağını görüyorsunuz filmi izlerken. Bazı insanların hastalıklı ruha sahip olduğunu ve bunun değişmediğini de görebilirsiniz. Çekim açıları, görsellik oldukça başarılıydı. Görüntü yönetmeni iyi iş çıkarmış. Zaten ilk sekansta filmin güzel olacağına dair bir his doğuyor insanın içine. Hoş ama insanın içinde garip bir his bırakan bir film. Peki The Lobster izlenmeli mi? “Evet” cevabını fazlasıyla hak ediyor.

Şimdiden keyifli seyirler

You Might Also Like

1 kişi benim de tuzum olsun dedi

  1. Ben de dün akşam izledim Vişne. Yazısını yarın öbür gün yazarım, senin de adın geçecek.

    Rahatsız edici bir film ama acı acı düşündürüyor da. 11 yıldır evli, 30'ların sonunda bir kadın olarak ben farklı duygularla izledim. Sonlara doğru uyukladım biraz, bazı noktaları kaçırdım. Şehirdekiler mutlu muydu?

    O eşek bence o kadının tanıdığı biriydi.

    İnsanların tek tip giyinmesi ve otorite ne derse onu yapması günümüze göndermeydi bence. Herkes birbirine benziyor ve ilişkisi olanlar bile bir süre sonra aynı oluyor. Bir çok araştırma var bununla ilgili. Modern insan o kadar yorgun ve tükenmiş ki genellikle seks yapmıyor, canı istemiyor gibi.

    Güzel bir yorum bu, eline sağlık. Gerisi blogda olacak ,sevgiler.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Subscribe

subscibe