Yapraklar birer birer solarken..

Pazartesi, Ekim 31, 2016

   Günler birbirini kovalarken içimden bir şeylerin eksildiğini hissediyorum. Bunun adı gençliğim mi, yaşama sevincim mi yoksa hayatın kendisi mi karar veremiyorum. Kendime ait dünyamda var olmaya çalışıyorum sadece. Kimseden bir şey de beklediğim yok artık. Kendi yalnızlığımla ayakta durmaya çalışıyorum. Bu kimi zaman beni zor durumda bıraksa da alışıyorum zamanla. Ne de olsa insan eninde sonunda her şeye alışıyor, alışamam dediklerine bile.
  Günlerim nasıl geçiyor diye soracak olursan, şekersiz çay tadında geçiyor derim. Okul hayatımda şu sıralar çok yer kapladığı için kendime doğru düzgün vakit ayıramıyorum. Uyumayı çok özlüyorum bu aralar. Uykunun kollarındayken kendimi daha huzurlu hissediyorum. Çünkü uyuduğumda beni rahatsız eden her ne varsa kaçabiliyorum. Ama uyandığımda kirli gerçekler tokat gibi yüzüme vuruyor her seferinde. Görünmez ağlar var sanki etrafımda. Ayak bileğimde göremediğim bir pranga var. Uzaklara gitsem '' Hişt bir yere gidemezsin'' deyip beni olduğum yere çekiştiriyor. Gitmek istesem bile nereye gideceğimi bilemiyorum. Sanırım Matmazel dışında gerçekten okulda benim düşüncelerime önem gösteren biri yok. Geçen gün neler yaptığımı sordu mesela. Kadın inanılmaz birisi. Onunla konuşmak bana iyi geliyor. 
   Sırma geçen hafta beni çok şaşırttı. Bir insanla fazla vakit geçirince onun hakkında fazlasıyla bilgi sahibi olabilirim. O gün ders erkenden bittiği için bahçede oturduk sohbet ediyoruz birkaç kızla. Birine bayan yanak diyeyim çünkü yanakları çok güzel. Öteki de bizim beleşçi kız. Hani geçen dönem beni sinir etmişti Sırmayla. Ona da Beleşci Graice diyeyim hadi. Graice, benim gibi sinemayı seven birisi. Gülmeyi, rahat yaşamayı çok seviyor. Geçmişinde çok sorun yaşamış birisi ama bu durumu hiç çaktırmıyor. Onunla genelde filmler hakkında konuşuyoruz. Film zevklerimiz birbirine benziyor hemen hemen. Sırma film izlemekten nefret ettiği için bizim sohbetimizden çok sıkılıyor. Bu sıkıntısını anladığımda daha fazla konuşmayı uzatmıyorum. 
   Hava da nasıl soğuk o gün bir görseniz. Üşümekten ne yapacağımı şaşırdım. Bir yandan kucağıma gelen kediyi seviyorum bir yandan sohbette geçen komik şeylere gülüyorum. Galiba uzun zaman sonra ilk defa kahkaha attım o gün. Bayan yanak da ortamlara uyum sağlayan avrupai birisi. Gerçi bazı hareketleri çok kıroca ama görmezden gelebiliyorum. Graice ve Sırma'ya bir yerlere gidelim diye ısrar etmeme rağmen gelmediler. İşleri de yok halbuki ama soğuk havayı bahane ettiler. Oysa havada yağmur bile yok, sadece sert esen rüzgar vardı o kadar.
   Bir süre sonra Sırma oturduğu yerde kendi fotoğraflarını çekmeye başladı. Sonra Graice kediyle birlikte defalarca fotoğrafını çekti. Bayan yanak ve ben onları garip bir şekilde izledik. Sonra Sırma fotoğraf çekerken beni kamera kadrajına almadı. Ben tabi o sırada ''Tabi ben çirkinim ya girmemi istemiyosun dimii'' diye söyleniyorum bir yandan. Hiç umrunda olmuyor. Benim olmadığım bir sürü fotoğraf çekiyor. Ben telefon kamerasının arkasında sahne gülümsemelerini görüyorum ve kendimden bir kez daha nefret ediyorum. Mahvoluşum bir kez daha gözlerimi kanatırcasına karşımda duruyordu. Dış görünüşüm yüzünden fotoğraflara alınmadığım bir anı daha hafızama yerleşmiş oldu bence. O an kendime olan inancım bir kez daha zedelendi. İç sesim ''Bak yanındaki insanlar seni gerçekten önemsemiyorlar bile'' diye beni uyarıyordu bir yandan. Soğuk rüzgarın içime işlemesine aldırış bile etmiyordum o sırada.
   Daha sonra yemek yemeye giderken yolda mal mal fotoğraflar çektirmeye devam etti. Arkadaşım Amelie'ye özendiği için hep onun gibi poz vermeye çalıştı. Zaten o ve arkadaşı Amelie gibi olabilmeye çalışıyorlar. Onun gibi giyinmeye çalışıyorlar ama yapamıyorlar. Çünkü biri Chanel öteki Walmart abi fark çok belli. Amelie, dıuruşu, konuşması, kusursuz makyajıyla adeta bir sanat eseri gibi. Üstelik çok donanımlı birisi. Sırma'nın arkadaşı ise bunun köşesinden bile geçmiyor. O gün dakikalarca o aptal özenti fotoğraf çekimlerini beklemekten heykele dönüşecektim neredeyse. Fotoğraflar da bir şeye benzese amenna. Halbuki fotoğraf faslından önce sohbetimiz gayet güzeldi. Bi çocuk Bayan Yanak'tan çakmak istedi. Çakmağı verdikten sonra hmm yakışıklı çocukmuş diye gevşek gevşek gülümsedi. Çocuk da bunu duydu galiba. O çocuğa da sinir oluyorum. Aşırı vücut çalıştığı için göğüsleri büyümüş resmen. Bazılarının beğeni bu kadar işte: Kas. Cool olmaya çalışıyor bide ya mal mal. Ne zaman göz göze gelsem ona öfkeyle bakıyorum.
    Sırma çok değişti birdenbire. Mesajlarıma cevap vermiyor, aynı masada doğru düzgün konuşmuyor bile. Ben galiba çok sıkıcı bir insanım. İnsanların yanımda başka şeylerle ilgilenmesinin başka bir açıklaması olamaz herhalde. Yemek yedikten sonra okula tekrar gittik. Aynı bankta beraber otururken ''uff vişne koca götünü çek de oturalım, sığamıyoruz'' diye bir şey söyledi telefonunda bir şeyler bakarken. Birkaç dakika oturduktan sonra onlara görüşürüz deyip yanlarından ayrıldım. Bu tarz ortamlarda kesinlikle durmuyorum. Bundan sonra da Sırma ile bir şey yapmayı düşünmüyorum. O başkalarının hayatlarını özenmeye devam etsin. Neden başkasının hayatına özenir ki bir insan? Kendi hayatı varken bir başka olmak istemek niye? Bunu bir türlü anlamıyorum. Mesela ben başarılı, kültürlü insanları kendime örnek alıyorum. Müzik ve film zevki iyi olan insanları örnek alıyorum ama asla onlara özenmiyorum. Çünkü benim kendime ait bir dünyam var.
    Şu hayatta kendim olmayı seçerek en doğru kararı verdiğimi düşünüyorum açıkçası. Çünkü sırf birileri giyiniyor diye onu giymiyor ya da izlemiyorum. Kendim gibi olmayı ve buna göre yaşamayı seçmek için olgunlaşmam gerekiyordu. Sırma, kendisi olmak yerine başka biri gibi görünmeye çalışıyor. ''Yaa marka kıyafet olmazsa olmazım'' gibi saçma sapan cümle kuruyor. Markasız da insan çok da güzel yaşıyor. Ha bazı noktalarda marka gerekiyor elbette ama hayatı markalara göre şekillendirmek çok saçma ve gereksiz bence. Mesela ben kahve içmeyi çok seviyorum ama bunu her ortamda dillendirmiyorum. Çünkü bunu sıkça söylemek bana göre gereksiz bir şey.
    Birlikte yürüdüğümüz yollar tek başıma yürüyünce daha iyi hissettim. Bazen hayatıma fazla insan almayarak en iyisini yaptığımı düşünüyorum ama bir yandan da bundan şikayetçiyim. Çünkü çevrem sandığım kadar geniş değil. Kocaman bir soru işareti düşmüş sanki hayatımın ortasına. Ne yapsam bazı şeyleri çözemiyorum anlayacağın.
    Dün öğretmenlik eğitimine gittim. O kadar kalabalık bir sınıfla derse girdim ki asıl okuduğum bölüm gözüme küçücük göründü. 500 kişiyle aynı anda hocayı dinlemek, klasik amfilerde oturmak beni fazlasıyla keyiflendirdi. Hep hayalimdi zaten klasik amfilere oturmak. Hep dizilerde görür bir gün ben de oturabilecek miyim acaba o amfilerdeki sıralar diye düşünürdüm. Benim fakültemde böyle amfiler yok maalesef. Hal böyle olunca insan böyle şeylere hasret kalıyor bir nebze. Klasik amfiler güzel ama not tutmak için çok elverişsiz. Benim fakültemdeki sıralar daha güzel. En azından geniş geniş oturabiliyorum. Bu öğretmenlik eğitimi alanların facebook sayfasında herkes birbirine hocam diyor. Acaba yanlış yere mi geldim diye düşünmeden edemedim. Olm daha belgeni almamışsın ne hocası. İnsan gerçekten hayret ediyor.
   12 saat ders görmek zihnimi fazlasıyla yordu. Bide bazı hocalar ders anlatamıyor. Adam bildiğin ders anlatamıyor ya kafayı yedim. O anlattıkça başıma ağrılar girdi. En sonunda dayanamadım dersten çıktım gittim kahve içtim bahçede. Gökyüzüne bakıp sıcak kahvemi yudumlamak kendimi bana iyi hissettirdi. O sınıfın boğucu enerjisinden ve hocanın beceriksiz anlatışından kurtulduğuma sevindim. Adam bildiğin Jigglypuff gibi, konuştukça uykusu geliyor herkesin. Bir baktım önümdeki kız uyumuş, onun önündeki kız da uyumuştu. Dersler çok yoğun gerçekten. Hem kendi okulumun hem öğretmenlik için verilen dersler beni fazlasıyla yoruyor. Sabahları uyanmak bile dert meselesi. Babam yıllarca sabah erken uyandığı için birtakım öğütler veriyor ama kızarak tabi. Bana ''Ben 24 sene her gün sabahın köründe işe gittim ama hiç şikayet etmedim'' dedi. Şikayet etmiyorum ya sadece bütün bunlara nasıl alışacağımı düşünüyorum.
   Emek olmadan hiçbir şey olmuyormuş onu anladım. Sinemaya o kadar emek vermeseydim belki şu an sinema köşem olmayacaktı. Hala da bir şeyler için emek vermeye çalışıyorum ama izlediğim yol net değil. Haziran'dan sonra ne yapacağımı düşünüyorum kara kara. Bi taraftan askerliği yapıp gelmek istiyorum öteki tarafta tecil ettirip 2 yıl aralıksız iş hayatında çalışmak istiyorum. Bir yandan yüksek lisans yapmak istiyorum ama sınavlara çalışmadım hiç. Bide bu mülakatlar beni çok geriyor heyecanlanıyorum. Haziranı görebilirim umarım seneye. Şu noktada görebileceğimi düşünmüyorum çünkü her şey fazlasıyla yoğun geliyor gözüme.
   Geçen gün canım çok istedi diye gittim kahve içtim. Bir yanıma da kitabımı aldım. Ne kadar iyi geldi anlatamam. Etrafımdaki insanları umursamadan kahvemi yudumlayıp kahve içmek huzurlu hissetmemi sağladı. Sevdiğim bir arkadaşımla da sohbet edince böyle hissediyorum. Bu kitap ve kahve ikilisini sık sık yapmaya karar verdim. Sana da tavsiye ederim, ruha ilaç gibi geliyor valla.
   Filmekimi için birçok arkadaşımla konuştum ama benimle gelmediler. O kadar konuşuruz, bakarız dediler ama gerisi gelmedi hiç. Bir yandan da onlar açısından düşünüyorum. Belki işleri vardı, belki çok yoğunlar, belki vakitleri yoktu vs. Beni görmek istememeleri şıkkını en sona saklıyorum artık. Böyle yapınca daha sağlıklı düşünüyormuşum gibi hissediyorum. Öteki türlü çok ergence bir düşünce oluyor. Bide insanların benim dışımda da kendi hayatları var, her zaman yanımda olamıyorlar. Ben gittikçe büyüyorum şaka maka ha. Eski Vişne olsa ''Böhüüee ben çok çirkinim diye istenmiyorum'' diye ağlardı durmadan. Yeni Vişne biraz daha farklı artık.
   Öğretmenlik kursunda ilkokul arkadaşımla karşılaştım. Görünce selam vereyim dedim. Bir süre konuştuktan sonra onun sınıf arkadaşları gelince yanımdan görüşürüz diye ayrıldı. Ben yine kaldım öylece. Başka sıraya geçtim ve hayatın insanları ne kadar çabuk değiştirebileceğini bir kez daha anladım. Hayat farkında olmadan hepimizi değiştiriyor. Biz de buna büyümek diyoruz.
   Nisbi'nin mesajları olmasaydı bu haftayı zor atlatırdım gibime geliyor. Düğünden sonra anksiyetem birkaç gün sürdü. Onun etkisindeki düşüncelerim sürekli beni oyaladı. Ölüm dönüp durdu etrafımda. Ananemlerin bir komşusu öldü. Bir süre ona üzüldüm durmadan. Öyle konuştuğum biri değildi ama ölmesine alışamadım. Böbrekleri iflas etmişti çok çalışmaktan. İki işte birden çalışıyordu. Kadın daha fazla dayanamadı bu acıya. Uykusundayken ölmüş. Geride bıraktığı oğluna üzülüyorum şimdi ben. Annesinin yokluğuna nasıl alışacak acaba. Kadının dökülmüş saçlarını, yürüyemediği için merdivenlerde çaresizce oturuşunu hala unutamıyorum. Ölüm ve ölen ebeveynler beni çok etkiliyor. Bu konu hakkında daha sonra bir şeyler yazarım belki. Şu an yazarsam duygusal anlamda kaybolabilirim içimde.
  Sahaf festivaline yine tek başıma gideceğim büyük ihtimalle. Yanımdaki insanların sohbetlerine misafir olurum bende. Yoldan geçerken böyle kesik kesik cümleler duyuyorum. Yekta Kopan bunun güzel bir şey olduğunu söylememişti son kitabında. Mesela metroda ikili koltukta oturduğumda yanımdaki insan arkadaşımmış sanıyorum. Böyle yapınca hayat daha kolay oluyor. Gün geçtikçe konuştuğum insan sayısı azalıyor. Önceden tanıdığım insanlarla konuşmuyoruz. Çok garip bir şey bu. Zamanla çoğu ilişki buna dönüşüyor. Günler kendiliğinden geçip giderken aynaya baktığımda yitip giden umutlarımı görüyorum. Aynadaki aksim bana durmadan ''Naptın kendine, şu haline bak mahvettin kendini. Kimse yüzünü bile görmek istemiyor artık'' diyor. Gözlerimi ayırmadan dinliyorum söylediklerini. Gözlerindeki nefret ışıltısını görmek ürpertiyor beni. Bana senden nefret ediyorum, keşke ölsen allahın cezası diyor. Susuyorum sadece. Bir süre onunla aynada bakıştıktan sonra gidiyor. Aklıma Güz Sonatı filmindeki bir söz geldi. Birisi beni olduğum gibi kabul ederse o zaman kendime bakmaya cesaret edebilirim diye bir söz söylüyor kadın. Bu sözün haklılığı karşısında başımı sallıyorum. Hayat bizi ummadığımız yerlere götürüyor, bizi sevdiğimiz insanlardan ayırıyor, çevremize karşı yabancılaştırıyor. Herkesin dağ kadar derdi var ve bu dertlere her gün yenisi ekleniyor. Hal böyle olunca hayata tutunmak zor oluyor. Yapraklar birer birer solarken insan çok şey yitirdiğini hissediyor şu hayatta. 
  Hayatımı filmlerle, kitaplarla, müziklerle geçiriyorum ama gerçekten istediğim şey bu değil. Ben sevdiğim insanın elini tutarak kalabalık caddenin tadını çıkarmak, üşüdüğünde ona sarılmak, beraber korku filmi izlediğimde gözümü kapatınca elini tutmak, birlikte uyumak, fotoğraf biriktirmek istiyorum. Hayatı kaçırdığıma dair büyük bir his var içimde. Henüz 23 yaşındayım. Emekli olacağımı bile düşünmüyorum biliyor musun. Odamın içinde kendi dertlerimle var olmaya çalışıyorum ama çoğu zaman başaramıyorum. Kederim odama sığmıyor artık..

You Might Also Like

8 kişi benim de tuzum olsun dedi

  1. kalabalık içinde kitap kahve alıp oturabilmek önemli bence, ben yapamam gibi geliyor. herkes bana bakıyormuş gibi hissederim :s iyi geliyor demişsin, belki de denemeliyim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence denemelisin. Bir süre sonra iyi geliyor. Müzikle okumayı dene çok faydası oluyor

      Sil
  2. Sanki karşılıklı oturmuşuz da konuşuyormuşuz gibi yazılarını okuyorum Vişne. Seni yeni takip etmeye başladım sayılır. Bana o kadar arkadaş gözüküyorsun ki arkadaşlarının davranışlarına şaşırıyorum her seferinde... Buna rağmen hiçbir şekilde hayattan kopmadan devam etmeye çalışıyorsun, tek başına eğlenmeyi , kendinle vakit geçirebilmeyi, kendini dinleyebilmeyi, bazen umursamamayı çok iyi beceriyorsun.. Ne yalan söylüyim yazılarını okuyunca seni kıskanıyorum :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim yorumun için :) Kıskanılacak bir şey yapmıyorum aslında sadece hayatta kalmaya çalışıyorum her şeye rağmen. Umarım senin hayatın daha güzel olur her anlamda.

      Sil
  3. Benim de her günüm ölümle geçiyor, sevdiklerimi kaybetme korkusu o kadar yoğun ki durduğum yerde, içinde bulduğum şu saniyede ağlamaya başlayıp hiç susmazmışım gibi geliyor. Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir diye bir söz var Goethe'den. Bizim için de öyle sanki değil mi..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynen öyle Moira. Keşke böyle biri olmasaydım diyorum çoğu zaman. Ben hiç ağlayamıyorum. Sen bu yönden şanslısın. Ölümle yaşamak kabus gibi geliyor bana bazen.

      Sil
  4. Selam :) Beni özledin mi? Blogumu taşıdım, geldin mi hiç ? Gelmediysen ayıp etmişsin. Ben senin yazılarını özledim, eski bir yazımdan adresini bulup geldim. Zibidii pek anımsanacak bir blog adresi değil.

    Vişne, kızlar san öyle davrandığında mesela fotoğraf çekerken seni kadraja almamış ve üzülmüşsün ya , kalkıp hemen ayrılsan ordan daha iyi olmaz mı? Seni üzdüklerini, kırdıklarını gördüğün an hala onların yanında kalman belki de onlara ''bu çocuk da amma öz güvensiz'' mesajı veriyor olabilir mi??

    Hadi bekliyorum seni, biraz bodrum havası almış olursun.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Elif hoşgeldin. Taşındığını bilmiyordum açıkçası. Uğrarım bloguna. Özlediğini bilmiyordum. Üzüntümü pek belli etmiyorum ya. Kalkıp ayrılsam trip atmış gibi olurum bu daha zora sokar beni. Hem bu durum eskisi kadar canımı sıkmıyor. Birkaç ay sonra hiçbirini görmeyeceğim nasılsa. O yüzden takılmıyorum böyle şeylere.
      Gerçi hiç anı biriktiremedim ama nolsun. Demek ki böyle olması gerekiyormuş Elif. Özgüven problemim var bunu aşmaya çalışıyorum kendimce
      Teşekkür ederim

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Subscribe

subscibe