Vişne sordu Uzun saçlı kel adam cevapladı: Bela mıknatısı gibi bir şeyim.

Pazartesi, Haziran 12, 2017

Sürpriz! Uzun bir aradan sonra bloggerlar ile röportaj yapma serüvenime blogger'ın en renkli, esprili simalarından biri olan Uzun saçlı Kel adamla devam ediyorum. Kendisi yıllardır blogunda yazı yazıyor kendi üslubuyla. Bu tarzıyla birçok insanın gönlünü fethetti. Yazı yazmadığında nerede bu çocuk ya diye telaşlanıyor okuyanlar. Kendisiyle güzel bir röportaj gerçekleştirdik. O gün hasta olmasına rağmen sorduğum sorulara büyük bir içtenlikle cevap verdi. Sorduğum soruların tamamı o an soruldu bu arada. Benim için oldukça keyifli bir serüven oldu. İşte Uzun saçlı kel adam ile yaptığımız röportaj..

+ Sevgili Tolga, bize biraz kendinden bahseder misin? ‘Uzun Saçlı Kel Adam’ ismi nereden geliyor?
-       Edeyim tabi. Herkesin merak ettiği bir soruydu, burada açıklığa kavuşturalım. Günlük tuttum yaklaşık üç sene. Üç sene sonra lise başladı. Blog açmak istediğimi fark ettim, anonim yazmak istiyordum ama bir isim bulamıyordum. Yakın bir arkadaşım Facebook hesabında bir durum paylaşmıştı, ‘hayat bazen çok uzun saçlı kel adam.’ diye. Yani hayat çok saçma, çok garip. Nedense ‘uzun saçlı kel adam’ kulağıma iyi geldi, ironik ve tekerleme gibi ya bir de. İnternette hemen arattım böyle bir isim var mı, insanlar kullanıyor mu diye. Hiç yoktu o zamanlar, şu an öyle değil. Şimdi arattığım zaman benim blogum haricinde bir sürü Instagram, Twitter ve Ask.fm hesabı çıkıyor. O zamanlar kimse olmadığı için ben de bu ismi kullanmaya karar verdim.

+ Yazmak senin için neyi ifade ediyor?
-       Valla benim için yazmak, mutluyken mutluluğunu paylaşmak ve üzgünken üzüntünü hafifletmek. Bir de, uzun yıllar sonra yazdıklarımı okuduğumda “Ben buymuşum ya.” diyebilmek. Geçmişe dönebilmek.

+ Yani hem kendini hatırlamak hem deşarj olmak için yazıyorsun?
-       Evet, aynen öyle.

+ Peki bu yazma fikri sana neleri kazandırdı? Ne gibi artıları oldu?
-       Bir kere yazmaya başlayan Tolga ile son Tolga arasındaki üslup farkı çok büyük. İlk yazmaya başlayan Tolga hayatı biraz daha tiye alan, milletin arkasından iş çeviren, ortalığa birbirine katıp eğlenen bir Tolga’ydı. Blogtaki yeni Tolga -son iki yıldır olan Tolga’dan bahsediyorum- biraz daha aklı başında, daha sağlam adım atan ve üslup konusunda da daha iyi hale gelmiş bir Tolga oldu. Neredeyse sıfır yazım yanlışı ve doğru dürüst cümleler.

+ İstanbul’a geliş hikayenden biraz bahseder misin? Neler yaşadın?
-       Çok güzel şeyler yaşadım. (Gülüyor.) Sınava iki sene hazırlandım çünkü dersleri çok sevdim, biraz daha değer vermem gerektiğini düşündüm. (Kopuyor.) İlk sene, herkesin benden derece beklediği sınavda benden beklenen dereceye bir basamak ekledim. Herkes çok şaşırdı, üzüldü, ben de öyle. Yirmi bindeydim, çok da kötü değildi sanırım. Tıp ve diş haricindeki bütün bölümler geliyordu. Ben de o zamanlar tıp istiyordum. Gittim tercih yaptım, eczacılıktan tut fizyoterapiye kadar. Ankara yazdım sadece, Hacettepe vardı hep. Sonra tercihlerin bitmesine ve sistemin kapanmasına dört saat kala telefonumu kapatıp bütün tercihlerimi sildim. Gece on ikiden sonra telefonumu açtım ve herkese öyle haber verdim. Bütün yaşıtlarım buram buram farklı şehirlerde gezip okullarında yer güncellerken, ben Adana sıcağında tekrar fellik fellik dershane aradım.

+ Yani yaptıkların biraz spontane gelişti.
-       Aynen öyle. Tercihlerimi sileceğimi, yaptığım andan itibaren biliyordum ama son saatlerde silmem biraz efsane oldu tabi, özellikle babam için. (Gülüyor.) Gelecek sene daha iyi bir şey yapacağım konusunda kendimden emindim. Dershane buldum, sınava tekrar hazırlandım, istediğim yer İstanbul’du zaten. Tıptan ilk sene çok soğumuştum. Hem kazanamadığım için hem de daha kazanmadan bu kadar zorlanıyorsam sonrasında başıma kim bilir neler gelecek diye. Baktım, İstanbul’da Diş Hekimliği cuk diye oluyor, üstelik iyi bir üniversitede, en başa yazdım ve geldim.

+ Neden Diş Hekimliği peki?
-       Çocukluktan beri kendimi Kızılay koluna kaydettirirdim. Bahçede pusuda beklerdim ilkokulda. Futbol oynarken abiler düşerse ilk yardımı ben yapayım diye. Çok severim kan, organ vs işlerini. Biyolojiyi de seviyorum açıkçası. O yüzden.

+ Hazırlık bittikten sonra hedeflerine devam edecek misin, yoksa başka alanlara mı yöneleceksin?
-       Biliyorsun ki ikinci üniversitem Radyo Tv Programcılığı. Açıkçası, üzgünüm anne ve baba ama ben okurken eğer ekstrem bir olay gelişirse, örnek veriyorum blog patlarsa, kitabım çıktıktan sonra bana güzel yerlerden teklifler gelirse okulu dondururum ve asla üzülmem. Onun dışında hobi ve meslek arasında devam edeceğim yazmaya, ne olursa olsun. Diş Hekimliği’ne de devam etmek istiyorum, iyi bir etiket olduğunu düşünüyorum.

+ Biraz aşk hayatından bahseder misin?
-       Aşk hayatım yok ki. (Gülüyor.)

+ Ama aşk acısı da çok çekiyorsun sen.
-       Çektik tabi zamanında, ayıpsın. (Gülüyor.)

+ Bazı yazılarına baktığım zaman aşk acısı kendini o kadar belli ediyor ki biz de okurken buram buram hissediyoruz. Bunun sebebi ne tam olarak?
-       Birini çok fazla sevdim. Aşık olmamam gereken biriydi ve ben de aşık olmamam gereken bir şekilde oluverdim. Pişman değilim. Ne sevdiğim kişiden pişmanım ne de sevme eylemimden. Sadece miktarından aşırı derecede rahatsızdım. Böyle ufacık bir kırıntıydı içimde, ben onu aylarca büyüttüm ve sandviçe dönüştürdüm ciddi anlamda. İnanılmaz efsane bir şekilde ret yedim. Öyle böyle değildi, efsane bir mesaj geldi. ‘Bir daha konuşmak istemiyorum, gerilmek istemiyorum, iletişim kurmak istemiyorum.’ diyen bir mesaj aldım. Ondan sonra aşk acısı sürecim başladı, koca İstanbul’a yalnız başıma gelmeme iki gün kala. Bir sevme sürecim vardı, bir de acı sürecim. O yazılar süreçlerin bana kattığı ve içimden püsküren yazılar işte.

+ Aşk acısını yazarak mı atlatmaya çalıştın? Nasıl atlattın bunu?
-       Sadece yazarak olmadı. Müzik dinledim, gerçekten çok üzgündüm ve yalnızdım kocaman çatı katı bir evde, tanımadığım insanlara anlatıverdim. (Gülüyor.) Arkadaş desteği aldım ama İstanbul’da o zamanlar kimsem yoktu, hepimiz başka şehirlerdeydik. Yazmak en büyük atlatma desteğim oldu. Atlatabilmem için yazmam gerekiyordu sanırım.

+ Peki aşk hayatını anlatırken herhangi bir problem yaşıyor muydun? Anlattıklarımı bir süre sonra bana karşı kullanırlar diye düşündüğün oldu mu? Çünkü bu anlattıkların özel şeyler.
-       Bir kere hep şöyle düşündüm. Herkes, sosyal medya hesaplarımı biraz kurcalasa blogumu bulacak. Ve bulanlar zaten benime olan ilişkilerinde 1-0 önde başlıyorlar. Çünkü benim neye ne tepki vereceğimi çok iyi biliyorlar. İlişkilerde nasıl olduğumu, ilişki sonrasında ayrılırsak neye benzeyeceğimi çok iyi öğreniyorlar. Bu durumdan rahatsız değilim çünkü ben seçtim. Bazen “Keşke dilimi tutabilsem.” diyorum ama o zaman da rahat yazamazdım ki.

+ Biraz tez canlı bir halin var. Hep öyle misin? Enerjik bir yönün var, bunu mizahi yönünle birleştirince ortaya Tolga mı çıkıyor?
-       Evet, aynen öyle. Aslında çok tez canlı mıyım bilmiyorum ama samimi bir insanım sanırım. Mizahi yöne gelince, Türkiye’de üç insanı çevir, ikisinde zaten vardır. Çok zor bulunan bir özellik değil yani. İkisini birleştirince blog yazıları çıkıyor.

+ Yazdıklarının çoğu mizahi bir dille yazılmış. Yaşadıkların çok trajik şeyler ama onları mizahi yöne çok iyi dönüştürmüşsün. Bunun sırrı ne?
-       Steve Allen’ın bir sözü var, “Üzerinden zaman geçmiş trajedi, komedidir.” diye. Ben trajedilerimi yaşadığım gün oturup yazmıyorum. Üzerinden zaman geçtikten sonra arkadaşlarıma anlatırken komik olduğunu fark ediyorum. Sonra diyorum ki, “Ben bunu yaşamışım, yaşarken kötüymüş ama yazarken kötü hissetmeme gerek yokmuş. Olmuş bitmiş, farklı bir pencereden bakmak en iyisi.” Hep böyle düşünerek yazıyorum. Bu arada, illa komik olsun diye bir şey yok. Blogta arabesk yazılar da var, biliyorsun. Komik olayım diye zorlamıyorum, bu, benim zaten. Sanırım trajediden bir nebze de olsa zevk alıyorum yahu. (Gülüyor.)

+ Yazma sürecinde arkadaşların sana ilham kaynağı oluyor mu?
-       Arkadaşlarım bana senaryo yazarken karakter yaratımında ilham kaynağı oluyor. Onun dışında, benim yazdığımı öğrendikleri an “Kardeş, beni de yazsana ya, bak anlatayım efsane bir hayatım var.” diyorlar. Resim yapıyorsan da böyledir bu. Arkadaşlarımla bir olay yaşadıysak, örnek veriyorum, yolda üç kişi yürüyorsak ve bir kuşun kakası gelmişse, gelir benim kafama yapar sağ olsun. (Gülüyor.) Ana olaylar hep benim başıma geliyor, yanımdakiler yan karakterler oluyor.

+ Neden böyle peki?
-       Yemin ederim bilmiyorum. Bela mıknatısı, bela paratoneri gibi bir şeyim. Öyle düşünüyorum artık.

+ Ama bütün şanssızlıklar seni buluyor.
-       Evet ama bu şanssızlıkların beni bulmasını şans olarak görüyorum. Çünkü olgunlaştırıyor, beni değiştiriyor ve yazacak bir ton şey oluyor.

+ Senaryo kursuna devam etmek nereden aklına geldi? Japonca’ya da devam ediyorsun, çok çeşitli bir insansın galiba.
-       Benim kitap çıkarmak ve imza günü yapmak dışındaki en büyük hayalim kendi sitcom’umu yazıp oynamak. Onun için de bu eğitimi almam gerekiyordu. Çok uğraştım. Sadece onunla kalmadım, bir sürü senaryo konferansına gittim, sorular sordum, üniversite öğrencilerine mail atıp kitaplarını satın aldım. İstanbul beni çok besledi, çok yararı oldu. Japonca’ya gelince, derste Adana şivesiyle Japonca konuşup Akiko Hoca’yı delirtmesem daha iyi olacak sanırım. (Gülüyor.) Fakat çok eğlenceli, zor ama Allah aşkına, her şey zor değil mi zaten?

+ Gülse Birsel’i çok seviyorsun. Bu konuda sana ilham kaynağı olduğunu düşünüyor musun?
-       Gülse Birsel benim için önemli bir kişilik. Avrupa Yakası’nın üçüncü sezonuydu yanlış hatırlamıyorsam, ben altıncı sınıftayım. O zaman tanıştım onunla. Annem söyledi, “Bak bu uzun boylu sarı saçlı kadın yazıyormuş diziyi.” diye. Ben kaldım bildiğin, o zamanlar idrak edemiyordum diziyi birinin yazdığını. Sonra araştırmaya başladım kimdir diye, yazılarını buldum, röportajlarını çıkartıp okudum dosyaladım. Bir baktım, hayatımda baya önemli bir yere sahip oluvermiş.

+ Mesela Yıldız Tilbe de öyle senin için. Onu da çok seviyorsun.
-       Çok tatlı çünkü. Ya ben samimi insanları çok seviyorum. Kadın samimiyet abidesi resmen.

+ Yazılarında onun şarkılarını söylediğini yazmıştın hatta.
-       Tabi canım. Eskiden, Yıldız Tilbe açtığında birisi, “Abi kapat ya bayıyor.” diyordum. Meğer o zamanlar mutluymuşum. (Gülüyor.) Çünkü insan mutluyken şarkının müziğine odaklanıyormuş, sözlerine değil. Şimdi ben sürekli sözlerine odaklanıyorum. Serdar Ortaç “Şeytan diyor git yanaş şuna.” dediğinde bile, “Canım benim ya, yaklaşamıyormuş kıza.” diyip üzülüyorum. (Gülüyor.)

+ Sürekli yaratıcı ve yenilikçi bir halin var. Nereden kaynaklanıyor?
-       Valla nereden kaynaklandığını çözmek istemiyorum. İyi bir yazar mıyım bilmiyorum, iyi cümleler kuruyor muyum bilmiyorum ama iyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Etrafımı iyi seyrediyorum. Gözlemlediklerimi mizahla harmanlayınca da güzel bir şeyler çıkıyor. Ayrıca hemen her gün yazmaya çalışıyorum, çok okuyorum, hatta ne bulursam okuyorum sanırım. Herkesin yaptıklarını yapıyorum aslında, sinemaya gidiyorum, tiyatroya gidiyorum, geziyorum. Ha bazen o yaratıcılıkla feci küfürler de bulabiliyorum ama olsun. (Gülüyor.)

Devamı gelecek :)
....
Röportaj hakkında fikirlerini belirtsen çok mutlu edersin bizi
Kendine iyi davran

You Might Also Like

4 kişi benim de tuzum olsun dedi

  1. Güzel, eğlenceli bir röportaj olmuş. Uzun saçlı kel adamı hemen takibe aldım :)

    YanıtlaSil
  2. Merhabaaa 😊 tatlı bir röportaj olmuş, kişilik renginiz sarı galibaa 😄 sevgiler 🤗

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Subscribe

subscibe